31 Mart 2015 Salı

Golden Days for Boys and Girls



BE HONEST AND TRUE.
By George Birdseye.

Be honest and true, boys!
Whatever you do, boys,
Let this be your motto through life.
Both now and forever,
Be this your endeavor,
When wrong with the right is at strife.

The best and the truest,
Alas! are the fewest;
But be one of these if you can.
In duty ne'er fail; you
Will find 'twill avail you,
And bring its reward when a man.

Don't think life plain sailing;
There's danger of failing,
Though bright seem the future to be;
But honor and labor,
And truth to your neighbor,
Will bear you safe over life's seas.

Then up and be doing,
Right only pursuing,
And take your fair part in the strife.
Be honest and true, boys,
Whatever you do, boys,
Let this be your motto through life.

22 Mayıs 2013 Çarşamba

Sevan Nişanyan - "Dahi Kompleksi"






Bundan 5 ay önce gerçekleştirdiğimiz bir belgesel projesinde, projenin gerçekleştirilmesi için giderilme önceliği en çok olan "konaklama" sorunumuzu çözmüş, kurduğumuz irtibat sonucu naçizane ricamızı geri çevirmemiş, gönlü zengin, entelektüel, gençleri seven, girişimci ruha elinden geldiğince destek veren, rahmetli Aziz Nesin'in oğlu Ali Nesin ile birlikte Şirince'de "Matematik Köyü"nün kurulması için öncülük etmiş bilime, insanlığa ve insanlığın ilerleyişine katkıda bulunmak için çalışan, güzide bir insandır "Sevan Nişanyan".

Belgesel projemiz kapsamında bize yapmış olduğu sponsorluk ile tanışma ve 21.12.2012 safsatası konusunda eleştirilerini dinleyerek röportaj gerçekleştirme şansına eriştiğim bir insan "Sevan Nişanyan" https://www.youtube.com/watch?feature=player_embedded&v=Q9ZTXhAH6GM

Kısaca kendisi ile ilgili özellikle Şirince halkı nezdindeki yaklaşımları aktarmaya çalışmak istiyorum. Şirince'ye vardığımızda, Şirince halkına "Nişanyan Konakları"nda kaldığımızı söylediğimizde tepkiler aynen şu şekildeydi: "Nişanyan mı? Nişanyan Atatürk düşmanı ama biliyorsunuz değil mi? Ah Sevan ah, gene ne işler karıştırıyor? Nişanyan'a güven olmaz siz yine eşeğinizi sağlam kazığa bağlayın... Nişanyan allah, kitap tanımayan bir adam tabi biz onun gibi değiliz, biz dindar insanlarız (abimiz bunu söylerken önünde rakı şişesi vardı)" gibi bir sürü söz ve iddiayı sarf etmekten çekinmemişti Şirinceliler. Nitekim ben Sevan Nişanyan'dan belgeselimize sponsorluk yapmasını beklerken tüm bunların farkında, bilincinde idim, hatta tamda bu sebeplerden dolayı bize Şirince'de kapılarını ücretsiz açabilecek tek pansiyonun Nişanyan olduğunu düşünüyordum.

Herneyse, Sevan Nişanyan'ın karakteri ve geçmişi hakkında bilgi edinmek çok zor değildir, "Aslanlı Yol" isimli kitabının arkasında kitap ile birlikte hediye edilen CD ile Sevan Nişanyan üzerine bir belgesel çalışması bile hazırlanmıştır. Nitekim bu belgeselin youtube'a düştüğünü hatırlatmak, kendisi hakkında detaylı bilgi edinmek isteyenler de http://nisanyan1.blogspot.com/ adlı blog sitesini ziyaret edebilirler.

http://www.cnnturk.com/2013/turkiye/05/22/sevan.nisanyana.hapis.cezasi/708975.0/index.html

Tüm bunların üzerine Sevan Nişanyan'ın aldığı hapis cezasına gelecek olursak. Türk Mahkemelerinin taraflılığı konusunda şüphe duymamakla birlikte, olayı elimden geldiğince objektif değerlendirmek istiyorum. Sevan Nişanyan yukarıda da bahsettiğim gibi, "dahi insan" kategorisine sokabileceğimiz, yaptığı çalışmalar ile de bunu rahatlıkla kanıtlayan, tanıyanlar bilenlerce de entelektüel bilgi ve birikimine oldukça saygı duyulan bir insan ancak nasıl desem hani "Einstein" gibi bir dehanın dil çıkararak poz vermesi, uluslararası bir toplantıya spor ayakkabı ve eşofmanla gitmesi gibi bir aykırılık, marjinallik ve toplum dışılık durumundadır kendisi. Dahi bir insan olmadığım için bu durumu tam tasvir edememekle birlikte, dahi insanların bu kural tanımazlığını hoş görüyle karşılamamız gerektiğine, onların bu çocuksu, olgunlaşmamış kimi zaman düşüncesizce diyebileceğimiz tavırlarını toplum olarak sempatik bulmamız konusunda da ısrarcıyım hatta. Gelgelelim hukuk dediğimiz sistem, kişilerin geçmişine göre karara varan, CV'lerini inceleyip kanaat oluşturan bir sistem değildir. Yasalarca belirlenmiş bir yasadışılık durumunun cezai yaptırımı, "dahi" dahi olsa kayırılmamayı, cezai ehliyeti yokmuşçasına muamele gösterilmesini öngörmez, öngördüğü takdir de adaleti sağlayamaz. Eşitlik ilkesince, mahkeme önünde yukarıda sözünü ettiğim bir "sempatik" yaklaşımın kişilere gösterilmesi mümkün değildir.



Sevan Nişanyan'ın aldığı cezayı desteklemem mümkün değil, ancak  http://nisanyan1.blogspot.com/  blog sitesinde okuyabileceğiniz üzere, Nişanyan üzerine iddia edilen "halkın bir kesiminin benimsediği dini değerleri aşağılama" suçunun gerçekleştirilmediği söyleyemeyiz. Sonuç olarak Sevan Nişanyan hakkında iddia edilenler asılsız değildir. Bunun aktif çalışma hayatında insanlık için oldukça katkı sağlayabilecek bir adamın hapis cezasına çarptırılması için yeterli bir sebep olup olmadığını soracak olursanız cevap bence tabiki de değildir olacaktır. Ancak sorun şu ki; yukarıda sözünü geçtiğim "dahi  insan" karakterine sempati duyamayacak, daha doğrusu duymak zorunda olmayan belli bir takım insanların Nişanyan'ın suçlandığı konu üzerinden rahatsızlık duymuş olabilecekleri pekala mümkündür. Şahsi kanaatim, toplum huzurunu bozabilecek nitelikte, halkın büyük bir çoğunluğunun dini değerlerini alanen ve basın-yayım yoluyla aşağılamak gerçekten kanun önünde suç teşkil etmelidir. 

Bu olaydaki kilit nokta şudur: Tüm bu değerlendirmeler ışığında olasılıklar üzerine bir tablo çizmemiz gerekir. Nişanyan, kendi entelektüel seviyesinden beklenilecek bir olgunluğa sahip olmuş olsa ve "aşağılama" noktasına varacak kadar insanların dini değerleri hakkında yazılar yazmasa bu durum gerçekleşmeyecekti. Olaydada olduğu gibi gerçeklemiş olması üzerinden konuşacak olursak, en çok tartışmamız gereken nokta "Nişanyan"ın söylemlerini dava konusu edecek, cezaya çarptırılmasını isteyecek kadar kin ve nefret dolu bu dindar-muhafazakar insanlar, ne olurdu da kendilerine inandıkları dinin en önemli unsuru olan "hoşgörü" kavramını hatırlatabilselerdi. Veya en zor ve son ihtimal, hem Nişanyan hem dindar kesim olgunluk gösterememiş olduğu noktada, yüce Türk Mahkemeleri, gerçekte Nişanyan'ın söylemleri ile kimsenin dini değerlerinin aşağılanmayacağını, olayın abartılmaması gerektiğini, ancak Nişanyan'ın da daha dikkatli olması için belli bir miktar para cezası ya da zorunlu kamu hizmeti gibi bir cezaya çarptırılmasına karar verebilseydi. 

Sonuç olarak ortada, toplumu FB-GS tartışması gibi ikiye bölebilecek iki ucu boklu değnek olan, tarafların belli ölçülerde hakılı-haksız yanlarının olduğu fakat "hoşgörü"nün kesinlikle ama kesinlikle olmadığı bir durumla daha karşı karşıyayız. Şahsen Nişanyan'ın ceza almış olması, kendisini tanıyan ve sohbet etme fırsatı tanımış biri olarak bana ilk hapishane koşullarında yaşayacağı zorlukları düşündürttü. Tarihteki bir çok ünlü düşünürün hapishane koşullarında üretkenliğinin maksimum noktalara ulaştığını bilmekle beraber, modern çağdaki hapishane ortamında böyle durumların tekrar yaşanmayacağını tahmin ediyor ve Nişanyan için üzülüyorum.  





Son olarak, benzer bir ceza ile yakın zamanda karşılaşan "Fazıl Say" konusuna değinmek istiyorum. Fazıl Say, Sevan Nişanyan örneğinden çok farklı olarak halkın dini değerlerini aşağılamamış, twitter gibi düşünce özgürlüğü üzerine kurulu bir platformda "Ömer Hayyam"ın şu dizelerini paylaşmıştır: 
"Irmaklarindan saraplar akacak diyorsun, cenneti ala meyhane midir? Her muminine 2 huri verecegim diyosun, cenneti ala kerhane midir? Bilmem farkettiniz mi ama nerde yavşak adi magazinci hırsız şaklaban varsa hepsi allahçı, bu bir paradoks mu?" 

Tüm sanatçı ve edebiyatçıların "Sami Yusuf"lar gibi insanlara dönüşmesini, görmemesini, duymamasını isteyen bir zihniyet Fazıl Say'ın cezaya çarptırılmasına sebep olmuş, üstelik zamanında Mehmet Akif Ersoy'un dizelerini okuduğu için hapis cezasına çarptırılmış Recep Tayyip Erdoğan tarafından da hiçbir empati kurulmamış bir örnektir. Adaletin rövanşist bir zeminde ilerlediği bu dönemlerde, tek ihtiyacımız olan şeyin biraz daha "hoşgörü" olduğunu tekrar belirtmek istiyorum. 

Esen kalın... 

19 Nisan 2013 Cuma

Evdeki Ses


Günün yorgunluğunu üzerinden atmak için bildiği herhangi bir yönteme sadık değildi
henüz. Yorgun olduğunu anlaması da, televizyon karşısına geçtiğinde gözlerinin kapanması
demekti sadece. Gençti... Daha çok çalışması, daha çok kazanması, daha çok katkı
sağlaması gerekiyordu. Katıldığı onlarca semirnerde öğretildiği gibi, kendisini ekonominin bir parçası olarak görme gafletinde olmasa da, kendi hayatının, kendi yorgunluğunun ekonomiden daha önemli olduğunu düşünebilecek kadar da
değerli değildi tabi ki. Her neyse işte bir şekilde çalışıp, para kazanmalı ve hayatıma devam
etmeliyim diyordu. Öğrendiği tek şey, elindeki her ne ise daha fazlasına sahip olmaktı. Bu
noktada bir kaç öznel cümle kurabilirdi ama her ne zaman bu yolda ilerlemeye başlasa
korkuları ve dayatmaları galip geliyor, yolunu tekrar kabul görene, sıradan olana
çeviriyordu. Kendisine sorduğu en büyük ve kendisince en önemli soru ise "Peki ya mutlu
muyum?"du. Cevap her zaman aynıydı ve aynı olacaktı. "Evet!", mutluydu... Bakış açısına göre
değişmesi, daha mutlu olabileceği konusu onu ilgilendirmiyordu. Mutluydu ve mutlu olduğu
şekilde hayatına devam edecekti, bir değeri olsa da, olmasa da... Kazandığı en büyük erdem
buydu ve bütün hayatını bunun üzerine kuracaktı.

Güzel bir başlangıç yapılmıştı bile. İstanbul gibi bir şehirde yalnız başına
yaşamaya başlamış, bir çoğundan çok daha iyi bir kariyer başlangıcı yapmıştı. Herşey güzel
gidiyorken tek sorun yalnızlıktı!!! Bu yalnızlığın yerini hiçbir arkadaş, hiçbir kariyer
planı, hiçbir deneyim doldurmuyor, dolduramıyordu. Masumiyetin yoğunlaştığı, kendi
olmaya başladığı noktada anahtarla girdiği karanlık ev, her defasında yalnızlığını suratına
çarpıyor ve güvensizliği hissettiriyordu. Ama üniversite hayatı boyunca bununda
üstesinden gelmeyi başarmış, bu güvensizliği "mutluluğuna" gölge düşürmeyecek bir hale
getirmeyi başarmıştı. Ne yapıyor ediyor, izlediği bir film, okuduğu bir kitap, ileride
yaşayacağını düşündüğü deneyimlerin kapısını aralayacak kişisel gelişimler ve takdir
toplamak onu her defasında mutlu edebiliyordu ve her defasında yine kendisine şunu
söyleyebiliyordu: "Evet, doğru yoldayım!"

Sabah erken kalkıp akşamdan hazırladığı tostları için makinanın düğmesine basacak,
tostlar hazır olurken onsuz ayılamayacağını düşündüğü filtre kahvesi bir yanda filtrelenmeye
başlayacak ve bu sırada kendisi de sıcak bir duş alacaktı. Kendisi için
kolaylaştırabildiğini düşündüğü hayatını düşünüp yatağa girdikten kısa bir süre sonra
uyumayı da öğrenmişti üstelik...

Bir ses geldi evin içinden... Sese uyandı... Biraz kulak kesildikten sonra kalbi
hızla atmaya, hızlı hızlı nefes almaya başladı. İçeride sanki birisi yürüyor evin
koridorunda dolaşıyordu. Bugüne kadar daha önce hiç yaşamadığı kötü bir olayı hatırlaması ve
paniklemesi söz konusu değildi, gazetelerin üçüncü sayfa haberlerinde de yalnız yaşayan bir
kadının evinde yaşanmış dehşet verici, tatsız bir olayda yoktu hatırında, bir arkadaşının
başına gelenlerde değildi, üstüne üstlük bugüne kadar yalnız yaşamasına rağmen hiçbir zaman
kendisini koruması gerektiğini düşünmemiş, yanında biber gazı, sopa veya bıçak gibi
caydırıcı aletlerde taşımamıştı bile. Güvenlikli bir sitede oturuyor, eve kendisinin izni
dışında birinin girmesi durumunda muhakkak alarmın çalacağını da biliyordu. Binanın
13.katında oturuyor, doğa üstü varlıklarada inanmıyordu... Başka hiçbir seçenek kalmamıştı
ama koridorda resmen biri geziniyordu.

Her ne olursa olsun, kontrol etmesi gerektiğine karar verdi. Bu zamana kadar hiçbir
engelden korkup geri çekilmemişti, kontrol edemediği, bilmediği şeyden korkuyor bu yüzden
gidip bakmayı uygun görüyordu. Etrafına bakındı, daha önce hazırlamadığı ne ile kendini
müdafa edebilirdi. Hiçbirşey bulamadı. Kendisinede komik gelse de, yatağın ucundaki lambayı
yerinden söküp vurubilecek şekilde eline aldı. Odasından yavaş adımlarla çıkarken koridorda
olduğuna inandığı kişinin seslerini duymaya devam ediyordu. Evin içinde korkarak gezinmeye
başladı. Hiçbirşey yoktu üstelik ses de kesilmişti. Güvenliği aramalı mıyım diye düşündü.
Komik duruma düşmektense aramamayı tercih etti. Camları kontrol etti rüzgar ile bağlantı
kurmaya çalıştı ancak camların hepsi sıkı sıkıya kapalıydı. Anlayamadı ancak yatağına geri
gitmeye karar verdi. Bir süre yatakta sesi tekrar duymayı bekledi ama ses kesilmişti. Uykusu
epey kaçmıştı... En sonunda sesin komşu dairelerden gelmiş olacağına inandı ve tekrar
uykuya daldı.

Sabah uyandığında aklında gece yaşadığı olay vardı sadece. Kendini sorgulayıp
duruyordu, neden aklına ilk seferde sesin komşudan geliyor olabileceği ihtimali gelmemişti
de, bunca imkansızlığa ve tecrübe yoksunluğuna rağmen bir insanın olma ihtimali
gelmişti. Duşta uzun uzun düşündü ve her olumsuzluk karşısında kendisine sorduğu soruyu
tekrar etti. "Peki ya mutlu muyum?". İlk defa çok başka şekilde hissediyordu. Duştan çıktı,
kıyafetlerini giydi, kahvaltısı yaptı ve tüm bu süre boyunca mutlu olması için bir gerekçe
aradı. Evde yabancı birinin olma ihtimali neden aklına ilk gelen seçenekti ki? Onca
teknolojik korumaya rağmen kendini güvende hissetmiyor muydu? Yoksa "güven" bugüne kadar bildiğini düşündüğü şekilde değil miydi? Otoparka inip arabasına bindiğinde, "elimde kalan tek
şey duyduğum ses ve gerçek korku" dedi kendine. Emin olduğu tek şey, kolay yoldan gidip kendisini "mutlu" olarak görememesiydi.

Sitenin çıkışında bir hareketlilik yaşanıyordu. Küçük yönetim binasında, bir grup
insan daha önce görmediği bir şekilde çalışıyordu, üstelik bir polis arabası da
yanlarındaydı. Merakını yenemeyip güvenlik görevlisine sordu. Dün gece tüm sitenin
güvenliğini sağlayan alarm sistemi çökmüştü, polis ise otomatik olarak sistemin çöküşünden
hizmet sağlayıcı merkez tarafından uyarılmış ve tedbir amaçlı gelmişti.

Öğle yemeğinden kısa bir süre sonra duyuldu haber. Arkadaşlarının tüm ısrarlarına rağmen işinden neden istifa ettiğini anlatmıyordukimseye. İstifa mektubu yazarken elleri titriyordu ama çevresindeki kimse bunun korku
olduğunu bilmiyordu. Şu yaşında daha iyi bir iş bulmuş olamazdı ama o böylesine fevri bir
şekilde istifa ediyordu. Mektubunu müdürüne teslim ettikten  ve kimsenin konuşma teklifini
kabul etmedikten sonra arkadaşlarıyla vedalaşmadan çıkıp gitmişti. Arkasında bıraktığı
kimsenin vedalaşmaya değmeyeceğini düşünüyordu. Evine geri dönmeden yollara koyuldu. benzin
deposunu doldurup, yol kenarında yiyebileceği türden hazır yiyecekler ve bir kaç giysi aldı
kendine mağazalardan. Uçsuz bucaksız yollarda uzaklaşmaya, korkusunu yenene kadar geri
dönmemeye yemin etti...

2 Nisan 2013 Salı

Alfred Hitchcock ve Muhteşem Yüzyıl Kafası





"Sinemanın duayenlerinden birinin hayatını anlatırken düşülebilecek ne kadar klişe varsa hepsine düşmüş bir film" diye yazılıp çiziliyor Hitchcock vizyona girdiğinden beri. Neymiş: "Vay efendim, Hitchcock'u her başarılı erkeğin arkasında bir kadın vardır klişesi altında ezmişler", "Vay efendim koca Hitchcock Paramount yapımcıları, sansür kurulu karşısında ezilecek adam mıymış" falan filan. Odakta Hithcock'un efsane filmi "Psycho"nun yapım sürecini anlatan, Hollywood stüdyolarında hiyerarşiyi resmederken bir yandan özendiren sistematiğine, stüdyolarına hayran bıraktıran, tüm bunların yanında lider ruhlu bir erkek ve bir kadının ilişkisini anlatan bir film esasında Hitchcock. Bu bağlamda, senaryonun ayaklarının Hitchcock'un biyografik çalışması olan "Alfred Hitchcock and the Making of Psycho" kitabına dayandığını bilmekle beraber, "Psycho" filminin yapım sürecinin bu şekilde gerçekleşip gerçekleşmediği, filmde Alma ile Hitchcock arasında yaşananların gerçek olup olmadığını bilmiyorum. Fakat bu benim açımdan birşeyi değiştirmiyor, sonuçta bizlere izlememiz için sunulan malzeme Alfred Hitchcock'un hayatından bir kesit diye sunulmuş olup, sunuş biçimi ile içerik konusunda herhangi bir uyuşmazlık olduğunu göremiyorum.



Nihayetinde, bazı eleştirmenler belki Hitchcock'a duydukları derin saygıdan dolayı, filmi biraz klişe, biraz fazla  neşeli bulmuş olabilirler. Sonuçta bahsedilen adam "Master of Suspense" diye sinema tarihine adını yazdırmış bir usta. Bu bakımdan filmde Hitchcock'un zekasından ziyade zaaflarını ve şizofrenik hallerini görmek yeterli gelmemiş olabilir. Bu biraz "Kraldan çok kralcı olmak" biraz "Kanuni Sultan Süleyman'ı sürekli haremde cariyelerle gösteriyorlar"daki Muhteşem Yüzyıl kafası gibi birşey geliyor bana. Nitekim Sacha Gervasi'nin veya kitabın yazarı Stephen Rebello'nun Hitchcock hayali üzerine eleştiri yapmak bu açıdan bakınca yersizleşiyor. Sinefiller Hitchcock gibi bir efsaneyi, sinema dehası olarak, öznel bakış açısını irdeleyen bir noktada, hatta onun anlatım tekniğiyle izlemeyi umdular. Ancak Hitchcock'un biyografisinin Hitchcock'un teknikleriyle anlatılması da, bu yapılmış işten daha çiğ durabilir hele ki birde iyi kotarılamamış planlar ortaya çıkarsa, bu sefer sinefiller tarafından daha ağır bir biçimde Sacha Gervasi'ye "Senin neyine Hitchcock planları kurmak bre deyyus" gibi eleştiriler gelebilirdi.



Teknik açıdan sadece kostüm ve makyaj dalında Oscar'a aday gösterilmesi de filmin ciddi bir sinematografi sahibi olmadığını işaret ediyor zaten bize. Hicthcock'un sinema dünyasında yerine saygımızı pekiştirecek bir anlatıma sahip olmamasına rağmen, film ustanın küçük şımarıklıklarını ve bencilliklerini göstermekle bile izlemekten keyif alınabilecek nitelikte. Belki de Gervasi Hitchcock'u anlatan bir film yapmanın ağırlığı altında ezilip, kolay yolu tercih etmiş eğlenceli bir anlatıma yönelmiştir, belki de Hitchcock'u gerçekten anlayan, onun psikolojik çözümlemelerinin altında yatan karakterini bilen biri olarak bize Hitchcock'a dair başka bir pencere açmak istemiştir. Bu bakımdan hatırı sayılır sinema yazarlarımızın filmi ele alış biçimlerinin "Muhteşem Yüzyıl" kafasından ileri gitmediğini tekrar belirtmek gerek...

http://www.imdb.com/title/tt0975645/?ref_=sr_1

24 Mart 2013 Pazar

Jack The Giant Slayer...




Ana akım sinemanın en çiğ özelliği izleyiciyi aptal yerine koymasıdır ancak ana akıma sokabileceğimiz her filminde aynı çiğliğe sahip olduğunu söylemek izleyici veya değerlendirici olarak bizim aptallığımız olur. Aptal yerine konmaktan kast ettiğim şudur: yapılan her işten kar elde etme gerekliliği, yaşamaya devam etmek için bile bir zorunluluktur. Kar etmeyi inkar etmek bir başka aptallıktır. Yaptığınız işin dinamikleri, bir kaç zamanlık tecrübe sonunda size işinizi nasıl yaparsanız olumlu sonuçlar, nasıl yaparsanız olumsuz sonuçlar doğurabileceğini gösterebilir. Dolayısıyla her ne işle uğraşıyorsanız uğraşın kendiniz için bir takım kodlar yaratabilirsiniz ki bu kodlar siz daha önce hiç yapılmamış bir şeyle uğraşmıyor iseniz, sizin için
hali hazırda mevcut olacaktır.

Peki işini iyi yapma dediğimiz olayın ölçütü ne olabilir? Sanatın herhangi bir disiplini için işini iyi yapmanın ölçütünü kesinlikle belirleyemeyiz. Böyle bir ölçüt öznel bakış açısını inkar etmek anlamına gelir ki bu da sanatı inkar etmek anlamındadır. Şimdi kalkıp da "Jack the Giant Slayer" gibi bir filmi, bir sanat ürünü gibi değerlendiremeye çalışacak değilim elbette ki ancak sonuç olarak sinema disiplinlerarası bir sanat ve ortaya çıkan son sanat disiplini, 7. olarak kendisine yer bulmuştur. Dolayısıyla basit bir bakış açısı her sinema filminin bir sanat eseri olarak değerlendirilmesi gerektiğini söyleyebilir bize nitekim Yönetmen, Senarist, Müzisyen gibi bu işi doğrudan etkileyen insanların, telif hakkı talep edebiliyor olması, herşeye rağmen ticari sinema ürünlerinin de, en azından hukuki olarak bile sanat eseri olarak değerlendirildiğini söyleyebiliriz.



Ben yine bir adım geri çıkıp Anaakım Hollywood yapımı bu filmlerin sanat eseri olmaktan çok ama çok uzaktaki yerine döneceğim. Bana göre bu işler, çok büyük organizasyonlar ve çok önemli mühendisliklerdir. Sanat eseri olarak değerlendirilmesi bir yana, ilkokulda bilgisayar dersinde öğretmenden gizli paintte çizim yapan çocuğun, arkadaşlarına dönüp de "Bakın ben ne çizdim" demesinden ileri gitmeyecek bir naifliktedir bu işler. Değişen tek şey o çocuğun büyüyüp paint değilde çok daha kolektif ve kapsamlı bilgisayar programları ile 3D efektler yapmasıdır. Ek olarak artık çocuk büyük bir organizasyonun içindedir ve belli direktifler doğrultusunda hareket ediyor, bir hikayeye sadık kalıyordur.

Hikaye noktası "Jack The Giant Slayer" gibi filmlerin elle tutulur tek yanı ve açıkçası bu noktadan ilerlemek beni mutlu bile ediyor. Yine basit düşünelim... Teknolojinin günümüzde bizi hayal bile edemeyeceğimiz noktalara eriştirdiği, dünyayı algılayış biçimimizi değiştirdiği bir gerçek. Dolayısıyla, 50 yıl öncesine kadar uyumak için masal dinleyen çocuğun hayal dünyası artık aynı hayal dünyası değil. Çocuklar dinledikleri, kimi zaman fazladan bir kaç çizimin bile olduğu masal kitaplarının içerisinde kaybolmalarının tadını bizim zamanımızda, onlar için bu masalları neredeyse gerçek bir deneyime dönüştüren Hollywood ile tadıyorlar. Altını tekrar çizmek gerek, topyekün dünyayı algılayış biçimimiz günden güne değişiyor, dolaylı olarak tüketim alışkanlıklarımız da değişecektir elbette. Masalı kendi hayal dünyasında yaşamaktansa çocuklar, coçuk olmalarından kaynaklanan aceleci yapılarına yenik düşüp masalın içerisine dalmayı tabi ki
tercih edecektirler. Milyon dolarlık CGI efektlerinin gerçekçiliği karşısında bir çocuğu masal kitabının başına oturtup hayal kurdurmaya zorlamak, bu çağda bir çocuğa işkence yapmak demektir.

"Jack The Giant Slayer" için yukarıda söylemeye çalıştığım gibi, hukuki olarak bir sanat eseri olabilir ancak bizim bu büyük organizasyonu bir sanat eseri olarak değerlendirmemiz sanata saygısızlık olur haşa. Fazıl Say konseri ile Serdar Ortaç konseri gibi düşünün bunu. Bir tarafta alevli, ışıklı, gösterişli büyük bir sahne, şov ve organizasyon, diğer tarafta sadelik, saygınlık ve gerçek sanat. İkisine de birlikte sanatçı diyemeyiz heralde ki aradaki farkı müzik türü olarak da değerlendiren çıkmaz sanıyorum.

Sonuç olarak "Jack The Giant Slayer" için bu ne biçim masal diyebilir miyiz? Kesinlikle diyemeyiz, hangimiz çocukluğunda böyle bir seyirlik karşısında annemizden dinlediğimiz masalı tercih ederdik ki. Bryan Singer masalı çok güzel anlatmış ancak asıl nokta şu, Bryan Singer bu masalı anlatan organizasyonun sadece sözcüsü, yöneticisi. Bu masalı anlatılacak bir hikaye haline getiren, günlerce bilgisayarın başından kalkmadan çalışan o Post emekçileri. Hal böyleyken, "Jack the Giant Slayer" yaş sınırına dikkat etmek koşuluyla, çocukların izleyebileceği güzel bir masal. Biz yetişkinler veya gençler içinse şunu söylemek gerek; böyle bir Hollywood saçmalığı için zamanımızı öldürmeye, hergün içerisinde yaşadığımız ticari masalı, birde Hollywood'dan dinlemeye gerek var mı?

Söylemeden edemeyeceğim... 3D teknolojisinin gelişimi ile birlikte zihinlerimizde boşluk bırakmayacak kadar nüfuz eden sinema görselliği ve bilgisayar efektleri, kendi hayal dünyasında kurduğu objelerle yaratıcılığını geliştiren çocuk için bir tehdit midir? Yoksa bu yaratıcılığa katkı sağlayacak bir araç mıdır? Bence ciddi bir tartışma konusu. Siz çocuklarınızın deneyimi kendi hayal dünyasında mı yoksa Hollywood'un hayal dünyasında mı yaşamasını tercih edersiniz bilmiyorum. Bana soracak olursanız böyle bir sorunun üstesinden ancak kalite gelebilir derim. Kaliteyi odağınıza aldığınıza, ne çocuğunuzu sinemanın büyülü dünyasından mahrum edersiniz, ne de "Jack the Giant Slayer" gibi içi bomboş bir masal ile uyutmuş olursunuz. Örnek verecek olursak bkz: http://www.imdb.com/title/tt0457430/?ref_=sr_2



Pan'in Labirenti'ni örnek gösterebiliriz. Küçük bir kız çocuğun gözünden İspanya İç savaşını mükemmel bir şekilde anlatan, mükemmelliği karşısında nutkunuzun tutulacağı bir baş yapıt. 2006 yapımı olduğu için artık ancak DVD'sini edinip izleyebilirsiniz ama olay CGI ise göreceksiniz Pan'in Labirenti'dende de az bilgisayar efekti yoktur hani...

22 Mart 2013 Cuma

Waldo Moment





İnternet personası, sanal kimlik konularında yapacağanız ufak bir araştırma ile bile günümüzde bu konuda bir yığın yazılmış makale, kitap yapılmış deney, çalışma olduğunu göreceksiniz ancak sinemanın daha ziyade kurgu dünyasının, imgelerin, bilinçaltına yönelik geliştirilen alt metni zengin sinemasal çalışmaların gücünün bu yazılmış ve yapılmış yığınlarca araştırmadan daha yüksek olduğunun son dönemdeki kanıtlarından biridir Waldo Moment.

Mavi ayı Waldo, başarısız bir komedyenin (Organize İşler'de Tolga Çevik'in canlandırdığı Süperman misali) yaratıcılığı ve zekası ile ortaya koyduğu bir sanal kimliktir. Üslübu deyim yerindeyse gerçek bir kişi olsa yerden yere vurmak isteyeceğiniz derecede seviyesiz, sürekli küfür eden, herşeyle ama herşeyle ahlaksızca dalga geçen bir noktadadır. Ancak Waldo'nun popülerlik kazanmasındaki en önemli etkende zaten budur, bir bakıma insanların özellikle politikacılar karşısında söyleyemediklerini, haykıramadıklarını dile getirmekte, gönüllerin vicdanın sesi olarak televizyon programlarında dijital yüzüyle kendisine yer bulmaktadır. İnsanların
Waldo'da buldukları şey oldukça açıkken, bu sempatiyi yaratan gerçekte Waldo'yu yöneten, sesine ses, hareketlerine hareket katan mutsuz komedyen Jamie'dir. Jamie'nin belli bir noktada Waldo'nun kazandığı popülerite karşısında ezildiğini, kendi yarattığı karakteri kıskandığını, Waldo'nun aslında kendisinin de gerçekte olmak istediği karakteri temsil ettiğini söyleyebiliriz. Waldo'nun başarısından dolayı yaşadığı sanal kimlik, gerçek kimlik ikilemi, Waldo karakterinin yapımcısı ve yönetmeninin de baskıları sonucu doruklara ulaştığını görüyoruz.



Jamie'nin Waldo ile yaşadığı duygusal iniş çıkışların yanı sıra hikayenin odak noktasında bir başka hikaye, ülke gündemini meşgul ediyor. Ülkeden ziyade yerel bir bölgedeki milletvekili seçimleri gündemin en sıcak konusu. Liberal aday Liam Monroe ve genç İşçi partisi adayı Gwendolny Harris. Monroe klasik liberal tanımına oldukça uygun, özgürlükçü politika altında usülsüzlükler ve yolsuzluklara gömülmüş, özü sözü bir olmayan bir adayı, Harris ise genç yaşında adaylığı ile yapacağı sükse ile kariyeri için ciddi bir takım atılımlar planlayan bir adayı temsil etmekte. Harris seçimin İşçi Partisi kanadında henüz daha adaylığı kabul edilirkenki mülakat sürecinde, başarı odaklı yaşayan, başarısı karşısında duracak her engeli gözünü kırpmadan yıkabileceğini gösteren bir inek olduğunu gösteriyor. Harris'in trajik hatası, otel lobisinde peşine takılan Jamie'ye (belkide Waldo'ya) karşı koymaması. Jamie'nin, başarısızlıklar ile dolu hayatında tutunacak bir dal arayışı sırasında karşısına çıkan Harris'e olan bağlılığı ve Harris'in kariyer planları arasında (danışmanının da dayatmaları ile) böyle bir ilişkiye yer olmaması, Jamie'yi kızdırıyor hatta öfkesini Waldo ile kusmaya itiyor. Bu öyle bir acizlik olarak resmediliyor ki hikaye içerisinde, Jamie, yapımcılarının kendisini sürüklediği bir televizyon programına Monroe ve Harris ile birlikte seçime girecek bir aday olarak katılıyor Waldo kimliğiyle. Bu oldukça zekice düşünülmüş hareket sonucunda, Waldo bir anda Jamie'nin tetikçisi olarak Harris ve Monroe'ya saldırıyor ve tüm popülaritesi ile seçime ciddi bir adaylık koymuş oluyor. Özellikle Monroe, Waldo'yu gerçek kimliği ile yere vurmaya çalışsada, halk, izleyiciler buna aldırmıyor ve Waldo küfürbazlığı ile çirkin bir şekilde üstte kalmayı beceriyor.

Tamamen yıkıma uğramış gerçek bir kişilik, ihanete uğramış hissiyatı içerisinde genç bir siyasetçi, herşeye rağmen kazanmaya yakın bir Liberal ve medya ilişkileri arasında senaryo açısından oldukça iyi kotarılmış toplumsal mesajlarla bezeli bir Black Mirror bölümü "Waldo Moment". Tüm bölüm boyunca Black Mirror konseptine sadık dijitallik ve teknolojiye karşı o kadar çok mesaj var ki, madde madde sıralamakla bile bitmez. Ancak iki önemli sahneden bahsetmeden geçemeyeceğim. Birincisi Jamie'nin canına tak ettiği noktada sokağın ortasında Waldo'yu yönettiği karavandan çıkıp insanlara "Waldo benim" diye haykırması ve Waldo'yu yönetme konsolunun başına geçen kanal patronunun olayın üstesinden gelmek için Waldo'nun sesiyle Jamie'yi hedef göstererek "Onu ilk indirene benden 500 Sterlin" demesi. Sanırsınız ki, dijital bir mavi ayının bu sözüne kimse kulak vermez gülüp geçer ancak hiçbir şekilde ciddiye alınmayan Jamie, kendi yarattığı karakterin gösterdiği bir hedef haline geliyor ve 500 Sterlin için gerçektende saldırıya uğruyor. Bu noktada Waldo, deliliğin ipini salan, kaosun lideri, insana özündeki vahşeti göstermeye çalışan bir pozisyonda adeta Gotham'ın Joker'i gibi davranıyor.



Bir unutulmaz ikinci sahne ise Waldo'nun, seçimlerin açıklanması sonucunda yine adeta bir Joker edasıyla, seçimleri kazanan Liam Monroe'ya ayakkabı fırlatana 500 Sterlin diye açıklama yapması sonucu salonun karışması, ayakkabıların havada uçuşması sahnesi. Bu arada Waldo'nun seçimlerde en çok 2. oyu aldığını, Monroe ile Harris arasında televizyon ünitesi olarak mavi dijital suratıyla gerçekten boy gösterdiğini unutmamak gerek.

Neresinden tutarsanız tutun zeka fışkıran bir bölüm, kesinlikle tekrar tekrar izlenmeyi hak eden, şiddetle tavsiye edilecek nitelikte. Ancak anlatılan tüm bu distopyaya rağmen gerçek Jamie'nin de yapımcısına söylediği gibi "Hala youtube'da en çok izlenen video Waldo değil, Neşeli Günler'de osuran bir köpeğin videosu"...

http://www.imdb.com/title/tt2386296/?ref_=fn_al_tt_1

13 Mart 2013 Çarşamba

Dünyada bir gün: 24 Temmuz 2010...





24 Temmuz 2010, bir cumartesi günü durup düşünseniz şu anda dünyada yaşayan ortalama 7 milyar insan ne yapıyor acaba diye. Yakın çevrenizden başlasanız düşünmeye, sonra 2.dereceye geçseniz, tutarlı varsayımlarınız yavaş yavaş kaybolur ve yerini hayallere bırakmaya başlar. Hele ki hiç bilmediğiniz, tanımadığınız kültürlerde, coğrafyalarda ne oluyor diye düşünmeye başlarsanız içinden çıkamaz kendi içinizde saçmalamaya başlarsınız haliyle. Peki bir anlığına, yaşayan tüm canlıların ne yaptığını bilebileceğinizi düşünsenize...



İşte bu fantezi, dünyanın çeşitli bölgelerinde yaşayan bir çok yönetmen için ortak bir paydada buluşmuş ve başlamışlar organize olmaya. Fikir gayet basit, -bugün dünyada ne oluyor?, sorusuna verilebilecek her türlü yanıt belgeselin konusunu oluşturabilir ve nitekim oluşturuyorda. Birbirinden güzel manzaralar, birbirinden ilginç çekimler peşi sıra bir anlatıcının dayatması veya bir senaristin hayal dünyasından değil tamamen bizlere dünyanın bir gününü belgelemek niyetiyle sunuluyor. Dayatma deyince; dünyanın dört bir köşesinden gelen çekimlerin bir kurgucunun elinden geçip bize ulaşması, öznel bakışımızı kaybettirecek bir süreç olarak düşünülüebilir mi diye getiriyor akıllara tabi ki, ancak kurgucunun bu öznel bakış açımızı yitirmememiz için elinden geleni yaptığını, birbiri ardına koyduğu sahnelerde bizi yönlendirmeye çalışmadığı, sadece ortaya daha güzel bir seyirlik çıkarmak için çalıştığını söylemek pekala mümkün.

Ay ışığı altında bir filin doğum yapması, sakin bir kasabada geceyarısı bira içip müzik dinleyen genç bir adam, ayakkabı boyacılığı yapan bir çocuk, yeni ameliyat olmuş bir hastanın yaşama sevinci, gökyüzünde serbest atlayış yapan bir grup sporcu ve daha birçok küçük hikaye belgeselde kendine yer buluyor. Özellikle "bir gün dünya seyahatine çıkacağım" hayalini kuranlar için oldukça güzel zaman geçirebilecekleri yaklaşık 90 dakika, izlenmesi tavsiye edilir...



http://www.imdb.com/title/tt1687247/