24 Mart 2013 Pazar
Jack The Giant Slayer...
Ana akım sinemanın en çiğ özelliği izleyiciyi aptal yerine koymasıdır ancak ana akıma sokabileceğimiz her filminde aynı çiğliğe sahip olduğunu söylemek izleyici veya değerlendirici olarak bizim aptallığımız olur. Aptal yerine konmaktan kast ettiğim şudur: yapılan her işten kar elde etme gerekliliği, yaşamaya devam etmek için bile bir zorunluluktur. Kar etmeyi inkar etmek bir başka aptallıktır. Yaptığınız işin dinamikleri, bir kaç zamanlık tecrübe sonunda size işinizi nasıl yaparsanız olumlu sonuçlar, nasıl yaparsanız olumsuz sonuçlar doğurabileceğini gösterebilir. Dolayısıyla her ne işle uğraşıyorsanız uğraşın kendiniz için bir takım kodlar yaratabilirsiniz ki bu kodlar siz daha önce hiç yapılmamış bir şeyle uğraşmıyor iseniz, sizin için
hali hazırda mevcut olacaktır.
Peki işini iyi yapma dediğimiz olayın ölçütü ne olabilir? Sanatın herhangi bir disiplini için işini iyi yapmanın ölçütünü kesinlikle belirleyemeyiz. Böyle bir ölçüt öznel bakış açısını inkar etmek anlamına gelir ki bu da sanatı inkar etmek anlamındadır. Şimdi kalkıp da "Jack the Giant Slayer" gibi bir filmi, bir sanat ürünü gibi değerlendiremeye çalışacak değilim elbette ki ancak sonuç olarak sinema disiplinlerarası bir sanat ve ortaya çıkan son sanat disiplini, 7. olarak kendisine yer bulmuştur. Dolayısıyla basit bir bakış açısı her sinema filminin bir sanat eseri olarak değerlendirilmesi gerektiğini söyleyebilir bize nitekim Yönetmen, Senarist, Müzisyen gibi bu işi doğrudan etkileyen insanların, telif hakkı talep edebiliyor olması, herşeye rağmen ticari sinema ürünlerinin de, en azından hukuki olarak bile sanat eseri olarak değerlendirildiğini söyleyebiliriz.
Ben yine bir adım geri çıkıp Anaakım Hollywood yapımı bu filmlerin sanat eseri olmaktan çok ama çok uzaktaki yerine döneceğim. Bana göre bu işler, çok büyük organizasyonlar ve çok önemli mühendisliklerdir. Sanat eseri olarak değerlendirilmesi bir yana, ilkokulda bilgisayar dersinde öğretmenden gizli paintte çizim yapan çocuğun, arkadaşlarına dönüp de "Bakın ben ne çizdim" demesinden ileri gitmeyecek bir naifliktedir bu işler. Değişen tek şey o çocuğun büyüyüp paint değilde çok daha kolektif ve kapsamlı bilgisayar programları ile 3D efektler yapmasıdır. Ek olarak artık çocuk büyük bir organizasyonun içindedir ve belli direktifler doğrultusunda hareket ediyor, bir hikayeye sadık kalıyordur.
Hikaye noktası "Jack The Giant Slayer" gibi filmlerin elle tutulur tek yanı ve açıkçası bu noktadan ilerlemek beni mutlu bile ediyor. Yine basit düşünelim... Teknolojinin günümüzde bizi hayal bile edemeyeceğimiz noktalara eriştirdiği, dünyayı algılayış biçimimizi değiştirdiği bir gerçek. Dolayısıyla, 50 yıl öncesine kadar uyumak için masal dinleyen çocuğun hayal dünyası artık aynı hayal dünyası değil. Çocuklar dinledikleri, kimi zaman fazladan bir kaç çizimin bile olduğu masal kitaplarının içerisinde kaybolmalarının tadını bizim zamanımızda, onlar için bu masalları neredeyse gerçek bir deneyime dönüştüren Hollywood ile tadıyorlar. Altını tekrar çizmek gerek, topyekün dünyayı algılayış biçimimiz günden güne değişiyor, dolaylı olarak tüketim alışkanlıklarımız da değişecektir elbette. Masalı kendi hayal dünyasında yaşamaktansa çocuklar, coçuk olmalarından kaynaklanan aceleci yapılarına yenik düşüp masalın içerisine dalmayı tabi ki
tercih edecektirler. Milyon dolarlık CGI efektlerinin gerçekçiliği karşısında bir çocuğu masal kitabının başına oturtup hayal kurdurmaya zorlamak, bu çağda bir çocuğa işkence yapmak demektir.
"Jack The Giant Slayer" için yukarıda söylemeye çalıştığım gibi, hukuki olarak bir sanat eseri olabilir ancak bizim bu büyük organizasyonu bir sanat eseri olarak değerlendirmemiz sanata saygısızlık olur haşa. Fazıl Say konseri ile Serdar Ortaç konseri gibi düşünün bunu. Bir tarafta alevli, ışıklı, gösterişli büyük bir sahne, şov ve organizasyon, diğer tarafta sadelik, saygınlık ve gerçek sanat. İkisine de birlikte sanatçı diyemeyiz heralde ki aradaki farkı müzik türü olarak da değerlendiren çıkmaz sanıyorum.
Sonuç olarak "Jack The Giant Slayer" için bu ne biçim masal diyebilir miyiz? Kesinlikle diyemeyiz, hangimiz çocukluğunda böyle bir seyirlik karşısında annemizden dinlediğimiz masalı tercih ederdik ki. Bryan Singer masalı çok güzel anlatmış ancak asıl nokta şu, Bryan Singer bu masalı anlatan organizasyonun sadece sözcüsü, yöneticisi. Bu masalı anlatılacak bir hikaye haline getiren, günlerce bilgisayarın başından kalkmadan çalışan o Post emekçileri. Hal böyleyken, "Jack the Giant Slayer" yaş sınırına dikkat etmek koşuluyla, çocukların izleyebileceği güzel bir masal. Biz yetişkinler veya gençler içinse şunu söylemek gerek; böyle bir Hollywood saçmalığı için zamanımızı öldürmeye, hergün içerisinde yaşadığımız ticari masalı, birde Hollywood'dan dinlemeye gerek var mı?
Söylemeden edemeyeceğim... 3D teknolojisinin gelişimi ile birlikte zihinlerimizde boşluk bırakmayacak kadar nüfuz eden sinema görselliği ve bilgisayar efektleri, kendi hayal dünyasında kurduğu objelerle yaratıcılığını geliştiren çocuk için bir tehdit midir? Yoksa bu yaratıcılığa katkı sağlayacak bir araç mıdır? Bence ciddi bir tartışma konusu. Siz çocuklarınızın deneyimi kendi hayal dünyasında mı yoksa Hollywood'un hayal dünyasında mı yaşamasını tercih edersiniz bilmiyorum. Bana soracak olursanız böyle bir sorunun üstesinden ancak kalite gelebilir derim. Kaliteyi odağınıza aldığınıza, ne çocuğunuzu sinemanın büyülü dünyasından mahrum edersiniz, ne de "Jack the Giant Slayer" gibi içi bomboş bir masal ile uyutmuş olursunuz. Örnek verecek olursak bkz: http://www.imdb.com/title/tt0457430/?ref_=sr_2
Pan'in Labirenti'ni örnek gösterebiliriz. Küçük bir kız çocuğun gözünden İspanya İç savaşını mükemmel bir şekilde anlatan, mükemmelliği karşısında nutkunuzun tutulacağı bir baş yapıt. 2006 yapımı olduğu için artık ancak DVD'sini edinip izleyebilirsiniz ama olay CGI ise göreceksiniz Pan'in Labirenti'dende de az bilgisayar efekti yoktur hani...
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)



Hiç yorum yok:
Yorum Gönder