8 Mart 2013 Cuma

Black Mirror - Technology More...



  
"Siyah Ayna" tahmin edeceğiniz üzere bir ironi. Aynanın işlevi, özünde var olanı göstermek iken dizinin yaratıcıları aynanın işlevini bir bakıma tersine çevirmiş gibi düşünüyor insan ancak bana sorarsanız tersine çevirilen bir şey yok. Ayna var olanı gösterirken herhangi bir gerçek üzerinde herhangi bir çarpıtmaya veya olanın dışında bir şey göstermeye soyunmaz, bu bakımdan ayna gerçeğin yansımasıdır. "Siyah Ayna" ise aynanın gerçeği gösteren işlevini bir adım daha öteye taşıyor ve görünenin arkasındaki gerçekliğe götürüyor bizleri. Ayna esasında işlevini yerine getirmiyor değil ancak gerçeğin aynada görünenden çok daha fazlası, çok daha ilerisi olduğunu hatırlatmak istiyor bize dizinin yapımcıları. Sanatçının topluma ayna tutma misyonunun ise bana sorarsanız tam olarak karşılık bulduğu mükemmele yakın bir çalışmadır "Black Mirror". Belkide "Siyah Ayna" günümüz sanatçılarına bir eleştiridir aynı zamanda. Politik sinema, politik tiyatro, politikanın nüfuz ettiği tüm sanat disiplinleri, misyonunu gerçekleştirememiş, topluma kendi gerçekliklerini aktaramamıştır belkide "Siyah Ayna"ya göre. Dizinin yaratıcılarının bu diziyi yaratırken ki motivasyonları budur belkide. Geniş çerçevede bakınca "Siyah Ayna" dizinin temasıyla ilgili bilgi veren zekice bir ironiden çok daha anlamlı, çok daha derin bir isim. Nitekim pazarlama açısından da ilgi çekiciliğini de unutmamak gerek.

Bilmeyenler için kısaca bahsedeyim. "Black Mirror" İngiltere yapımı bir mini dizi serisidir. 2012 yılında başlayan bu dizinin senede 3 bölümü yayınlanır ve her bölüm birbirinden bağımsız hikayeler ve farklı yönetmenler ile çekilir. İçerisinde bulunduğumuz teknoloji çağına ağır eleştiriler getiren, makine bağımlılığımıza neredeyse bitkisel hayat seviyesinde olduğunu yüzümüze çarpan, seyir zevki oldukça yüksek, sinemasal kalitesi ise epey tatmin edici bir dizidir. Birkaç yıl sonra "Modern Toplum Eleştirisi" deyince baş sıraya yazılacak eserler olacağından hiç şüphe yok ki ben çağımızda daha cesur bir iş görmediğimi söyleyebilirim. Öyle ki, dizinin yayınlanan ilk bölümü bu iddiamı kanıtlayacak nitelikte bir hikayeye sahiptir. İlk bölümde, bir terörist (dizide terörist olarak addedilen kişinin esasında bilinen anlamdaki terör ile bir alakası yoktur ancak kamuoyu ve medyanın dili, devlete yapılan her türlü illegal faaliyeti terör olarak adlandırmak durumundadır. Fakat halkı endişeye sokacak önemli bir noktada terörist diye adlandırılan kişinin gayet insani duygularla hareket ettiğini ve aslında amacının kimsenin anlayamadığı bir kutsallıkta ve samimiyette olduğunu görüyoruz.) İngiltere Prensesini kaçırır ve prensesin serbest kalması karşılığında İngiltere Başbakanının herhangi bir hile yapmadan canlı yayında canlı bir domuz ile ilişkiye girmesini ister. Bölüm boyunca - yok artık o kadarda değildir, der durursunuz ancak sonunda kamuoyunun, kraliyetin ve medyanın baskısı Başbakanı gerçekten teröristlerin isteğine cevap vermek durumunda bırakır. Cesur kelimesini sonuna kadar hak eden dizi yapımcılarını takdir etmemek elde değil açıkçası. Şu satırları okuyan herkesin aklına gelecek ilk şey "Bizim ülkemizde benzer bir şey olsa ne olurdu acaba" olacaktır şüphesiz. Benden size tavsiye hiç o yola girmeyin. Çünkü bu düşünce "Canlılık nasıl var oldu" kadar karmaşık gelecektir beyinlerimize, bir fanteziden ileriye gidemeyecektir. Ana akım dizi sektörümüzün nadide örneklerinden biri olan Muhteşem Yüzyılın bile uyarı aldığı bir ülkede, Başbakanı canlı yayında bir domuz ile seviştirmek gibi bir kurguyu ekranlara taşımak, pekala darbe olarak değerlendirilebilir hatta Ergenekon davasına bile bağlanabilir...

İkinci ve üçüncü bölümü daha sonra ayrıntılı olarak yazmayı düşündüğüm için şu an bahsetmeyeceğim ancak kısaca bilgi verecek olursak 2.bölüm oldukça başarılı bir distopya, üçüncü bölüm ise dijital dünyanın sosyal ilişkilerimize verdiği zararı anlatan yine distopik bir hikayeden oluşuyor. İzlerseniz hiçbirşey kaybetmeyeceğiniz, seyir zevkinden de mest olacağınız bölümleri ıskalamamanızı tavsiye ederim...

Gelelim bu yazının asıl konusuna. "Black Mirror" geçtiğimiz Şubat ayı içerisinde yeni bölümlerini yayınladı ve biraz geç haberim olmasına karşın öğrendiğim gibi ilk bölümünü bir solukta izledim ve bir takım notlar çıkardım. Yazmaktan oldukça keyif aldığım "Black Mirror" serisini biraz kıskançlık içerisinde ve biraz mantık
çerçevesinde değerlendirmeye çalışacağım...

Hikayenin odağında, ilk sezonun mest olduğumuz son bölümündeki gibi genç bir çift yer alıyor. 1.sezonun 3.bölümünden farklı olarak bu bölümde bilim kurgu niteliği taşıyacak öğelere rastlamak mümkün ancak iki bölümdede yazarın hayal dünyasında yarattığı teknolojik aletlerin günümüzden çok uzak bir gelecekte var olacağını söylemek yanlış olur. Hatta tüm bu teknolojik hayaller hayal değil prototipleriyle günümüzde var olan bir takım gelişmeleride işaret etmekte. Google'nın akıllı gözlükleri ile insan klonlamanın bilim kurgu niteliği taşımadığını hepimiz biliyoruz artık...

Ash tipik bir teknoloji bağımlısı, ilk görüşte evli bir insan olduğunu söylemenin mümkün olmadığı, elindeki telefon dışında hiçbirşeyle ilgilenmeyen ergen bir çocuk gibi davranan bir yetişkin. Yetişkin derken bile kendimi ne kadar zora soktuğumu farketmişsinizdir sanırım çünkü Ash karakterine yetişkin demek için elimizde yeterli veri yok. Ash'in ailesinden miras kalan evde bulduğu küçüklük fotoğrafını bile, sosyal medyada kullanılması gereken bir metaya dönüştürmesi, karakterin geçmişiyle dahi hiç bir duygusal bağının olmadığı, tamamen popüler olabildiği ölçüde hayata tutunabildiği mesajlarını veriyor bize. Ash'in aksine Martha ise, ilişkinin büyüğü, idareci tarafı, dominant karakteri bir başka deyişle ortalığı toparlayıp, Ash'i de çekip çeviren bir görüntüde çıkıyor karşımıza. Aralarındaki karakteristik özellikler o kadar farklı ki, uzunca bir süre abla kardeş olabileceklerini, hatta bir ara abartıp Ash'in Martha'nın çocuğu olup olamayacağını bile sorguladığımı itiraf ediyorum. Bu bariz farklılığın casting ile ilgili bir problem olduğunu düşünemeyiz elbette ki. Bu keskin fark bize birşeyler anlatmak istiyor olmasa, yazarın böyle bir ayırıma bilmeden
gideceğini hiç sanmıyorum. Ash ve Martha karakterlerinin yaratılış süreçlerinin dizinin teması ile bağlantılı bir noktaya taşımakta güçlük çekebiliriz ancak bu sonuç bile bizi karakterlerin oluşumunun tesadüfi olduğuna inandırmamalı. Temadan bağımsız bir değerlendirmeye girecek olursak, Martha'nın Ash'i yardıma muhtaç bir yavru kedi gibi gördüğünü, kendisinin ise besleyecek bir kedisi olmadığı takdirde mutsuz olacağını söylersek çok ağır konuşmuş olmayız herhalde. Nitekim Ash'in kahvesini bile yağmurlu havada Ash aracında beklerken getiren Martha'nın ta kendisi. Ash hala ortalıklardeyken Martha ile sevişmeleride bu ilişki çerçevesinde bize bir takım mesajlar veriyor. Erken boşalma gibi bir sorun yaşayan Ash'in mahcubiyetini olgunlukla karşılayan Martha, Ash'i daha iyi bir performans sergilemesi gerektiğine öylesine ikna etmiş ki, Ash daha fazlasını yapabileceğini istemedende olsa sormak durumunda kalıyor. Sonrasında ki vücut dili ise Ash'in aklının o an yatakta olmadığını belirten kodlar içermekte. Özetle bölüm Martha ile Ash'in ilişkilerini oldukça iyi analiz eden ardı sıra bir kaç sahne ile girizgahını yapıyor ve "Black Mirror" ismini hakedecek nitelikteki olay örgüsüne çok az kaldığının sinyalini veriyor bizlere.

"Be Right Back" diyor Ash sabah evden çıkmadan önce. Kiraladıkları minibüsü teslim edip akşam geri dönecek, Martha ise o gün evden çalışmak durumunda, bir gazete veya dergide editörlük yaptığını tahmin ediyoruz, tam sayfa bir iş aldığını söylüyor ve çalışmaya başlıyor. Oldukça gelişmiş bir Mac gibi görünen bir teknolojik alet ile çalışıyor, kahvesini içiyor günü geçiyor. Derken olan oluyor ve çocuksu eşi Ash tek başına minibüsü kullanmayı bile beceremeyip kendini öldürmeyi başarıyor. Cenaze evinde devam ediyor hikaye, Martha üzgün ancak dik durmaya çalışıyor karakterinden de beklendiği üzere. Bir ara yanında oturan bir arkadaşı birşeyler zırvalaaya başlıyor, yeni bir rehabilitasyon programı olduğundan, çok iyi geldiğinden, sanki ölen kişinin hiç ölmemiş gibi hissedildiğinden bahsediyor. Martha ne kadar susturmaya çalışsada ısrarını sürdüren kadın, sonunda Martha'nın herkesi şoke eden çıkışına maruz kalıyor ve susuyor. Ancak bu suskunluk bir pes ediş değil, aksine daha kararlı bir yaklaşıma doğru seyrediyor. Kadın, Martha'nın izni olmadan bahsettiği rehabilitasyon programına Martha'yı kayıt ettiriyor. Başlarda ne olduğunu anlayamadığımız bu programın esasında tüm hikayenin yazılmasına sebep olan dahiyane bir distopya olduğunu sonradan farkediyoruz. Bu noktada bir soluklanıp rehabilitasyon programının tam olarak ne olduğundan bahsetmek gerek;

Vakti zamanında ilk polaroid fotoğraf makineleri yaygınlaşmaya başladığında, adını hatırlayamadığım (araştırıp bulamadığım) bir düşünür, dinlerden bağımsız olarak ortaya bir iddia atmış ve demişki; "Bu fotoğraflar şeytan icadı sayılır, elinizde tuttunuz resimler sizin ruhlarınızı çalıyor, anı kaydetmek ancak ruhunuzun o an hissettiklerini göstermekle mümkündür. Anı kaydettiğiniz takdirde ruhunuzu o resime bir bakıma hapseder ve mutsuzluğa doğru yol almaya başlarsınız" gibi birşey... Nerede ne zaman okuduğumu hatırlamadığım bu görüşün İslamiyette'de var olan evlerin içerisinde ölmüş insanların resimlerinin asılmaması veya resim olan yerde namaz kılınmaması gibi inanışlara benzemiyor değil ancak bu görüşü ortaya atan bilginin söylemeye çalıştığı şey din ekseninin oldukça uzağında diye düşünüyorum. Nedenine gelince, anı kaydetmek, o anın duygusunu yansıtmak bütünüyle imkansız olan, hiç bir teknolojinin imkanlı hale getiremeyeceği bir olgu insan için. Esasında tüm sanat disiplinleri yöntemlerinin farklılıklarına rağmen bu bahsettiğimiz anın büyüsünü geleceğe aktarmak, duygu durumunu elinden geldiğince kendi yöntemiyle tekrar yaşatmak için vardır. Müzik, resim, fotoğraf, sinema vs... Ancak bu amaç, teorik olarak zamanın durağan olmamasından dolayı mümkün olmayan, hatta imkansız sayılabilecek bir durumdur. Bu bağlamda karşımıza çıkan sanatın çaresizliğini, herhangi bir anı kaydetmek için kullandığımız video kameralar veya fotoğraf makinelerinin işlevselliği çerçevesinde değerlendirecek olursak şunu söyleyebiliriz; Teknolojik gelişimler sanatsal disiplinler ışığında belli bir takım gelişmelere olanak tanıyor olabilir ancak, kaybedilen zamanı kaydederek aktarılmaya çalışılan hiç bir duygu tam olarak aktarımını tamamlayamayacak ve misyonunu yerine getiremeyecektir. Bir bakıma bu ütopyanın yolunun belki bir gün teknoljik gelişimlerin zamanda yolculuğa imkan tanımasıyla mümkün kılabileceğini söyleyebiliriz ancak o zamanda geçmiş gelecek arasındaki algı farkı devreye girecek ve koşulları istediğimiz seviyeye çekemeyecektir. Dolayısıyla bu misyon bir ütopyadır ve ütopya olarak kalacaktır. 

Gelelim dizinin tüm bu anlattıklarımızı gerekçelerinden olay örgüsüne. Günümüzde kaybedilen bir yakının ardından yapılan şeyler onu daha iyi hatırlamak için fotoğrafına bakmak, kaydedilmiş bir sesini dinlemek veya görüntüsünü izlemekten ileri gidememektir ki bunlar bile emin olun ölen kişinin mezarı başında geçirilecek bir
kaç dakikaya tekabül edemeyecek niteliktedir bana göre. Ve tüketim toplumunun istisnasız herşeyi metalaştırabildiği şu zamanda dahiyane bir sistem hikayenin odağına oturuyor. Ölen kişinin dijital ortamda bıraktığı tüm izler; ses, görüntü, yazı, bilgi ve paylaşımlar bir bilgisayar sistemi ile taranıp ölen kişi sanal olarak tekrar hayata getirilebiliyor. Böylelikle geride kalan her kimse, servis sağlayıcı aracılığıyla ölen kişi ile olan iletişimini devam ettirebiliyor. Oldukça nahoş gözüken, maddi çıkarların ön planda olduğu belli olan bu sistemin çaresizlik içerisindeki Martha'yı içine çekmesi aslında hiç zor olmuyor. Ash'in ölümünü takip eden bir kaç gün içerisinde Martha kendisini Ash'e ailesinden miras kalan eve yerleşmekle geçiriyor. Cenaze evindeki ısrarcı kadının Martha'dan izinsiz bir şekilde rehabilitasyon programına kayıt yaptırması sonucu Martha'ya ölü olan eşinden mail geliyor. Öfkeden çılgına dönen Martha, çocuğu olacağı haberini aldığında, kız kardeşini arıyor haberi paylaşmak için ancak cevap alamıyor kardeşinden. Yalnızlık duygusunun pekiştiği sahnede Martha trajik hatayı yapıyor ve sanal Ash'e cevap veriyor. Ve bundan sonra hepimiz bölümün isminin Ash'in öldüğü gün evden çıkarken akşama geri geleceği anlamını taşıyan "Be Right Back" değil, gerçekliğe oldukça yakın bir noktada geri geleceği anlamını taşıyan "Be Right Back" olduğunu anlıyoruz...

Martha'nın karakteri doğrultusunda, rehabilitasyon programına oldukça saplantılı bir şekilde bağlandığını görüyoruz. Bölüm boyunca gözüme çarpan tek eksiklik, doğum kontrolü sırasında Martha'nın bebeğin kalp atışlarını bile ölü olan eşinin yerini alan sanal bir Ash ile paylaşacak kadar programa bağlanmış olması. Bu senaryo için, dizinin temasına sadık kalmak için bir gereklilik olsa da, böylesine keskin değişimler karakterlere özgü davranışlar değildir ancak mazur karşılamanın hiçbirşey kaybettirmeyeceği ve esasında gözümüze itici gözükmeyecek bir değişim Martha'nın ki. Gerekçelendirmeye kalktığımızda elbetteki bir kaç şey söyleyebiliriz bu konuda, yukarıda da bahsettim üzere, Martha'nın kendisine besleyecek bir kedi arayışını gerekçe olarak gösterebiliriz ancak bu sefer bu özelliğe arka taraftan bakmamız gerekir. Öyle ki esasında Martha'ya bağımlı bir şekilde yaşıyor gözüken Ash'in Martha'ya olan ihtiyacından çok, Martha'nın Ash'in varlığına olan ihtiyacı daha ağır basmaktadır. Belki Martha kontrolü ele alması gerektiğini düşünmese, Ash'in kontrol edilmeye ihtiyacı varmış gibi gözükmeyecektir. Ash'inde bu durumun bilincinde olduğunu söylemek pek mümkün değildir açıkçası, farkındalıksız bir biçimde eşitliğe dayalı bir ilişkileri varmış gibi düşünüyordur muhtemelen. Ancak ilişkilerini ayakta tutan asıl etken Martha'nın Ash'e olan ihtiyacıdır hiç şüphesiz. Dolayısıyla Ash'in ölümünün Martha'nın hayatında yarattığı boşluk devasa olmuş, daha önce birilerinin yardımıyla veya desteğiyle var olmaya çalışmamış, kendi ayakları üzerinde durmuş ve destek verebildiği ölçüde yaşama tutunmuştur. Öyle ki; destek görmek için yaptığı ilk girişimin, kız kardeşini aramasının sonuçsuz kalması onu hemen sanal Ash'e yazmaya itmiştir.

Martha kendini sanal Ash'e kaptırdığı bir noktada tele marketing sistemi gibi itici bir yöntem, programın insanların kayıpları ve üzüntüleriyle zerre kadar ilgilenmediğini, tamamen maddiyata dayalı bir gelişim içerisinde olduğunu bize net bir şekilde belirtiyor. Böylelikle yazar bize tüm bu "Black Mirror" konseptini neden yaptığını, kendisini tüketim toplumunun teknoloji bağımlılığını eleştirmekteki motivasyonunun ne olduğunu anlatmış oluyor ve hem yazar hemde yarattığı rehabilitasyon sistemi aradan çekiliyor. Sonrasında Martha senaryonun akışına uygun bir şekilde, olabilecek en tedirgin, en nahoş biçimde klon Ash ile baş başa kalıyor ve yaptığı trajik hatanın bedelini geçirdiği sinir krizleriyle ödemeye başlıyor. Emitasyon ile gerçeğin tipik çatışması, çatışmayı kafasının içinde yaşatan Martha için çekilmez bir noktaya geldiğinde, yarattığı gerçek dışı hayatı sonlandırmaktan başka çare görmüyor ancak yazar yine zekasını konuşturarak eşinin ölümü ile perişan olan bir kadının çaresizce giriştiği bu yolu ikinci bir yitiriş ile dramatize etmekten çok daha ötesine götürüyor bizi. Uçurumun kenarından, Martha ve Ash'in kız çocuklarının sessiz, sedasız bir şekilde kutlanan doğum gününe bir kesme ve çatıda saklanan sentetik varlığın babasını temsil ettiğinden habersiz olan kız çocuğu...  


http://www.imdb.com/title/tt2290780/





Hiç yorum yok:

Yorum Gönder