![]() |
Charlie Brooker'ın yaptığı gibi teknolojiyi bir ilaç olarak tanımlamaya devam edelim. İlacın yan etkisi dediğimiz şey malum her bünyede tezahur etmeyen, belirli biyolojik farklılıklar sonucunda ortaya çıkan bir durumdur, öyleyse bizim teknoloji ilacımızın yan etkilerinin tamamıyle tüm insanlık üzerinde zuhur edeceğini söylemek yanlış olur. Benzetmeden hareketle şunu söyleyebiliriz; Charlie Brooker, ilaç benzetmesi ile belki de sergileyebileceğii en politik duruşu sergilemiştir teknoloji çağına karşı ancak bana sorarsanız -cebinde 2bin liralık telefon var ama kontörün yok, yaklaşımından çok da farklı bir şey değildir bu. Olumlu veya olumsuz her girişimin bireyler üzerindeki etkilerini sınırlamak, konuyu belki biraz saptırmak olarak bile değerlendirilebilir, nitekim uluslararası şirketlerin özellikle gıda sektöründe kendilerini savunmak için geliştirdiği mekanizmalar bizleri genelde bu şekilde bir takım aidiyet hissine sokmaya yöneliktir. Öyle ya da böyle hepimiz, -evet tamam herşey kötüye gidiyor gibi gözüküyor ama ne yapabiliriz bunun bir çözümü yok ki, gibi sonuçlara celk etmek durumunda kalırız. Bu açıdan, Charlie Brooker "Black Mirror"ın temasını genellemekten ziyade, sanki teknolojiyi kötü kullanan insanlar var oldukça teknoloji yan etkilerini gösterecekmiş gibi bir hava estirmiş. Bence teknoloji gibi bir konuyuda tüm insanlık üzerinde genelleyemeyeceksek şayet, genelleme denen kelimeyi sözlüğümüzden, dağarcığımızdan kaldırıp atsak birşey değişmez.
Sonuç olarak Charlie Brooker'ın "yan etki" benzetmesine geniş çerçevede katılamıyorum çünkü teknoloji üzerinden insanlığa bir eleştiri getirilecekse bunun tüm insanlığı kapsayacak nitelikte olması gerekir diye düşünmekteyim.
Brooker'ın bu açıklamasına karşın yazdığı bölümlerde anlattığı hikayeler o kadar genelleyici nitelikte ki, yok artık bunun bizimle veya onunla ne ilgisi var gibi bir çıkış yapmanız mümkün değil. Bu yazının esas konusu olan "White Bear" isimli 2.sezon 2.bölümü de, teknolojiyi bir geri plana atıp odağına adalet kavramını oturtan, böylelikle teknolojiden çok daha genellenebilir bir kavram olan adalet sistemi ile diziyi bir başka boyuta daha taşımaktadır.
Suçun ceza bulması gerekliliği gibi insanın toplu yaşamaya başlamasından beri gelen bir konunun tarihsel gelişimini konuşmaktansa, yakın tarihimizden hepimizin bildiği bir konunun ışığında değerlendirme yapmayı tercih etmek daha uygun olacaktır. Ancak herhangi bir suça karşı getirilen ceza şekillerinin arasında bir beyin fırtınası yapmak bu noktada önemli olabilir. İnsanın toplu halde yaşamasının temelinde oturan suç ve ceza ilişkisi, cezai yaptırımların çeşitleriyle günümüzde kadar ulaşmış, halen geçerliliğini koruyan, sadece belli bir takım evrimsel süreçlerden geçmiş bir ilişkidir. Bu ilişki içerisinde konuşulabilecek o kadar çok şey varken, benim kişisel olarak merak ettiğim tek şey, cezanın uygulanış şeklidir. Farzı misal, idam cezası konusu kimine göre verilebilecek en büyük ceza olurken, kimine göre oldukça hafif kalabilir. Diğer bir yandan, hırsızlık kimine göre büyük bir suçken, kimine göre hafif kalabilir hatta modern bir takım yaklaşımlar ile kleptomaniye kadar dokundurulabilir ucu. Sonuç olarak ortaya çıkan tablo suç ve ceza'nın ayrı ayrı göreceli kavramlar iken birbirleri ile ilişkilerinin göreceli olmamasının mümkün olmayacağıdır. Ancak ben tüm bu görecelilik içerisinde yine de herkesin bir -eh bu kadarı da olmaz ama, noktası olduğunu düşünüyorum.
İşte bu noktada, herkes gibi düşünmeyen bir adam "Charlie Brooker" çıkıp bir senaryo kaleme alıyor ve size tüm düşüncelerinizi tekrar sorgulamanız gerektiğini söylüyor ve bir bakıma insanlığa bir selam çakıyor, "Beyaz Ayı Adalet Kampı" ile, "işte bu sizin acımasızlığınız" diyor. İzleyicinin bölümün sonunda kendisini objektif bir yere konumlandırabileceği bir hikaye yaratmak kolay iş değildir, takdirlerimiz ve alkışlarımız tekrar tekrar "Charlie Brooker" için gelmeli bu noktada. Suç ve ceza ilişkisinin türlerinden bahsetmiştik, dahi yazarımız suç tarafına değil modern toplumun, ilkel toplumların bile kesinlikle kabul etmeyeceği ve bağışlamayacağı kutsal bir varlığı yerleştiriyor: Çocuklar... Ceza tarafında ise bu sefer, toplum sözleşmesinden gelen cezai yaptırımları uygulamakla yetkilendirilmiş merciler ve sistemler değil, tamamen toplumun kendisi yer alıyor desek yanlış olmaz.
İzleyici olarak bizler, son 10-15 dakikaya kadar, Victoria'nın nasıl bir düzen içerisinde olduğunu anlamıyoruz ancak tiyatro sahnesindeki alkış kıyametten sonra hikaye çözülmeye ve yavaş yavaş tüm sorgulamalar ufukta belirmeye başlıyor. Victoria için acıma duygusunu hissediyor olmamız, kendisine ceza verenlerin yaptırımlarının sertliğinden kaynaklanıyor ancak bu noktaya ciddi bir açıklama gerekiyor. Bölümü izledikten sonra hakkında düşündüğüm tek şey, Adalet kampına gelen misafirlerin (katılımcılar), Viktoria'nın bu oyunun bir aktörü olduğunu sanıyor olup olmadıkları. Viktoria'nın bir sonraki güne hazırlanmak için bir bakıma hipnotize edileceği ve uyandırılacağı eve götürüldüğü sahnede katılımcıların attıkları nesneler, oyunun aidiyetinden mi geliyor, yoksa olayın gerçekliğinden mi henüz çözebilmiş değilim. Bu nokta esasında dizinin tüm sonucuna etki edecek nitelikte, anlatımı olduğu gibi değiştirecek genişlikte bir nokta esasında. Çünkü, katılımcıların Viktoria'nın bir aktör olduğunu düşünmeleri, katılımcıları sapıklıktan ileri götürmez. Fakat tam da düşüneceğimiz gibi Viktoria'nın gerçekten bir çocuk katili olması, daha ziyade azmettiricisi olması diyebiliriz, sonucu değiştiricek, toplum üzerinde türlü genellemelere gitmemize yol açacaktır. Hangi açıdan baksam bilemiyorum ama bu noktayı içi tam doldurulamamış bir hata olarak görmek ve bölümün tasarımında Viktoria'nın gerçektende bir çocuğun katledilmesinde azmettirici olduğu düşünmek konseptede uygunluğu açısından daha mantıklı geliyor.
Jenerik ile beraber tüylerinizi ürpertecek bir oyunun nasıl kurgulanacağını göreceksiniz ben ise gözüme çarpan bir kaç şeyden bahsetmek istiyorum. Viktoria'nın herkesin içinden eve götürüldüğü sahnede insanlara Viktoria'ya atmak için (bu sahne bildiğimiz şeytan taşlama) satılan ıslak süngerler, tipik bir kapitalizm fırsatçılığına eleştiri olarak duruyor. Bölümün başından, tiyatro sahnesindeki çözülmeye kadar geçen süreç boyunca insanların davranışları ise yine tipik bir günümüz insanının kayıtsızlığı noktasında kendisine yer buluyor. Yine bölümün başından, tiyatro sahnesine kadarki sürede Viktoria'nın yanında olan Jem isimli kızımız ihanetini öğrenene kadar hem biz izleyiciler için hem Viktoria için, ihanetini öğrendikten sonraki ve önceki kısımda da, "Beyaz Ayı Adalet Kampı" katılımcıları için kahramanlaştırılıyor.
Sonuç olarak yine izlenmesi gerekliliğine inandığım, hiçbirşey kaybetmeyeceğiniz hatta biraz durup düşünmenize imkan tanıyacak bir bölüm var elimizde. Ancak tüm bu dahiyane kurgusuna rağmen söylemeden edemeyeceğim, izlediğim "Black Mirror" bölümleri arasında bir sıralama yapacak olsak, sona koyabileceğim bir bölüm olur... Hepinize iyi seyirler...
http://www.imdb.com/title/tt2542420/



Hiç yorum yok:
Yorum Gönder