24 Mart 2013 Pazar

Jack The Giant Slayer...




Ana akım sinemanın en çiğ özelliği izleyiciyi aptal yerine koymasıdır ancak ana akıma sokabileceğimiz her filminde aynı çiğliğe sahip olduğunu söylemek izleyici veya değerlendirici olarak bizim aptallığımız olur. Aptal yerine konmaktan kast ettiğim şudur: yapılan her işten kar elde etme gerekliliği, yaşamaya devam etmek için bile bir zorunluluktur. Kar etmeyi inkar etmek bir başka aptallıktır. Yaptığınız işin dinamikleri, bir kaç zamanlık tecrübe sonunda size işinizi nasıl yaparsanız olumlu sonuçlar, nasıl yaparsanız olumsuz sonuçlar doğurabileceğini gösterebilir. Dolayısıyla her ne işle uğraşıyorsanız uğraşın kendiniz için bir takım kodlar yaratabilirsiniz ki bu kodlar siz daha önce hiç yapılmamış bir şeyle uğraşmıyor iseniz, sizin için
hali hazırda mevcut olacaktır.

Peki işini iyi yapma dediğimiz olayın ölçütü ne olabilir? Sanatın herhangi bir disiplini için işini iyi yapmanın ölçütünü kesinlikle belirleyemeyiz. Böyle bir ölçüt öznel bakış açısını inkar etmek anlamına gelir ki bu da sanatı inkar etmek anlamındadır. Şimdi kalkıp da "Jack the Giant Slayer" gibi bir filmi, bir sanat ürünü gibi değerlendiremeye çalışacak değilim elbette ki ancak sonuç olarak sinema disiplinlerarası bir sanat ve ortaya çıkan son sanat disiplini, 7. olarak kendisine yer bulmuştur. Dolayısıyla basit bir bakış açısı her sinema filminin bir sanat eseri olarak değerlendirilmesi gerektiğini söyleyebilir bize nitekim Yönetmen, Senarist, Müzisyen gibi bu işi doğrudan etkileyen insanların, telif hakkı talep edebiliyor olması, herşeye rağmen ticari sinema ürünlerinin de, en azından hukuki olarak bile sanat eseri olarak değerlendirildiğini söyleyebiliriz.



Ben yine bir adım geri çıkıp Anaakım Hollywood yapımı bu filmlerin sanat eseri olmaktan çok ama çok uzaktaki yerine döneceğim. Bana göre bu işler, çok büyük organizasyonlar ve çok önemli mühendisliklerdir. Sanat eseri olarak değerlendirilmesi bir yana, ilkokulda bilgisayar dersinde öğretmenden gizli paintte çizim yapan çocuğun, arkadaşlarına dönüp de "Bakın ben ne çizdim" demesinden ileri gitmeyecek bir naifliktedir bu işler. Değişen tek şey o çocuğun büyüyüp paint değilde çok daha kolektif ve kapsamlı bilgisayar programları ile 3D efektler yapmasıdır. Ek olarak artık çocuk büyük bir organizasyonun içindedir ve belli direktifler doğrultusunda hareket ediyor, bir hikayeye sadık kalıyordur.

Hikaye noktası "Jack The Giant Slayer" gibi filmlerin elle tutulur tek yanı ve açıkçası bu noktadan ilerlemek beni mutlu bile ediyor. Yine basit düşünelim... Teknolojinin günümüzde bizi hayal bile edemeyeceğimiz noktalara eriştirdiği, dünyayı algılayış biçimimizi değiştirdiği bir gerçek. Dolayısıyla, 50 yıl öncesine kadar uyumak için masal dinleyen çocuğun hayal dünyası artık aynı hayal dünyası değil. Çocuklar dinledikleri, kimi zaman fazladan bir kaç çizimin bile olduğu masal kitaplarının içerisinde kaybolmalarının tadını bizim zamanımızda, onlar için bu masalları neredeyse gerçek bir deneyime dönüştüren Hollywood ile tadıyorlar. Altını tekrar çizmek gerek, topyekün dünyayı algılayış biçimimiz günden güne değişiyor, dolaylı olarak tüketim alışkanlıklarımız da değişecektir elbette. Masalı kendi hayal dünyasında yaşamaktansa çocuklar, coçuk olmalarından kaynaklanan aceleci yapılarına yenik düşüp masalın içerisine dalmayı tabi ki
tercih edecektirler. Milyon dolarlık CGI efektlerinin gerçekçiliği karşısında bir çocuğu masal kitabının başına oturtup hayal kurdurmaya zorlamak, bu çağda bir çocuğa işkence yapmak demektir.

"Jack The Giant Slayer" için yukarıda söylemeye çalıştığım gibi, hukuki olarak bir sanat eseri olabilir ancak bizim bu büyük organizasyonu bir sanat eseri olarak değerlendirmemiz sanata saygısızlık olur haşa. Fazıl Say konseri ile Serdar Ortaç konseri gibi düşünün bunu. Bir tarafta alevli, ışıklı, gösterişli büyük bir sahne, şov ve organizasyon, diğer tarafta sadelik, saygınlık ve gerçek sanat. İkisine de birlikte sanatçı diyemeyiz heralde ki aradaki farkı müzik türü olarak da değerlendiren çıkmaz sanıyorum.

Sonuç olarak "Jack The Giant Slayer" için bu ne biçim masal diyebilir miyiz? Kesinlikle diyemeyiz, hangimiz çocukluğunda böyle bir seyirlik karşısında annemizden dinlediğimiz masalı tercih ederdik ki. Bryan Singer masalı çok güzel anlatmış ancak asıl nokta şu, Bryan Singer bu masalı anlatan organizasyonun sadece sözcüsü, yöneticisi. Bu masalı anlatılacak bir hikaye haline getiren, günlerce bilgisayarın başından kalkmadan çalışan o Post emekçileri. Hal böyleyken, "Jack the Giant Slayer" yaş sınırına dikkat etmek koşuluyla, çocukların izleyebileceği güzel bir masal. Biz yetişkinler veya gençler içinse şunu söylemek gerek; böyle bir Hollywood saçmalığı için zamanımızı öldürmeye, hergün içerisinde yaşadığımız ticari masalı, birde Hollywood'dan dinlemeye gerek var mı?

Söylemeden edemeyeceğim... 3D teknolojisinin gelişimi ile birlikte zihinlerimizde boşluk bırakmayacak kadar nüfuz eden sinema görselliği ve bilgisayar efektleri, kendi hayal dünyasında kurduğu objelerle yaratıcılığını geliştiren çocuk için bir tehdit midir? Yoksa bu yaratıcılığa katkı sağlayacak bir araç mıdır? Bence ciddi bir tartışma konusu. Siz çocuklarınızın deneyimi kendi hayal dünyasında mı yoksa Hollywood'un hayal dünyasında mı yaşamasını tercih edersiniz bilmiyorum. Bana soracak olursanız böyle bir sorunun üstesinden ancak kalite gelebilir derim. Kaliteyi odağınıza aldığınıza, ne çocuğunuzu sinemanın büyülü dünyasından mahrum edersiniz, ne de "Jack the Giant Slayer" gibi içi bomboş bir masal ile uyutmuş olursunuz. Örnek verecek olursak bkz: http://www.imdb.com/title/tt0457430/?ref_=sr_2



Pan'in Labirenti'ni örnek gösterebiliriz. Küçük bir kız çocuğun gözünden İspanya İç savaşını mükemmel bir şekilde anlatan, mükemmelliği karşısında nutkunuzun tutulacağı bir baş yapıt. 2006 yapımı olduğu için artık ancak DVD'sini edinip izleyebilirsiniz ama olay CGI ise göreceksiniz Pan'in Labirenti'dende de az bilgisayar efekti yoktur hani...

22 Mart 2013 Cuma

Waldo Moment





İnternet personası, sanal kimlik konularında yapacağanız ufak bir araştırma ile bile günümüzde bu konuda bir yığın yazılmış makale, kitap yapılmış deney, çalışma olduğunu göreceksiniz ancak sinemanın daha ziyade kurgu dünyasının, imgelerin, bilinçaltına yönelik geliştirilen alt metni zengin sinemasal çalışmaların gücünün bu yazılmış ve yapılmış yığınlarca araştırmadan daha yüksek olduğunun son dönemdeki kanıtlarından biridir Waldo Moment.

Mavi ayı Waldo, başarısız bir komedyenin (Organize İşler'de Tolga Çevik'in canlandırdığı Süperman misali) yaratıcılığı ve zekası ile ortaya koyduğu bir sanal kimliktir. Üslübu deyim yerindeyse gerçek bir kişi olsa yerden yere vurmak isteyeceğiniz derecede seviyesiz, sürekli küfür eden, herşeyle ama herşeyle ahlaksızca dalga geçen bir noktadadır. Ancak Waldo'nun popülerlik kazanmasındaki en önemli etkende zaten budur, bir bakıma insanların özellikle politikacılar karşısında söyleyemediklerini, haykıramadıklarını dile getirmekte, gönüllerin vicdanın sesi olarak televizyon programlarında dijital yüzüyle kendisine yer bulmaktadır. İnsanların
Waldo'da buldukları şey oldukça açıkken, bu sempatiyi yaratan gerçekte Waldo'yu yöneten, sesine ses, hareketlerine hareket katan mutsuz komedyen Jamie'dir. Jamie'nin belli bir noktada Waldo'nun kazandığı popülerite karşısında ezildiğini, kendi yarattığı karakteri kıskandığını, Waldo'nun aslında kendisinin de gerçekte olmak istediği karakteri temsil ettiğini söyleyebiliriz. Waldo'nun başarısından dolayı yaşadığı sanal kimlik, gerçek kimlik ikilemi, Waldo karakterinin yapımcısı ve yönetmeninin de baskıları sonucu doruklara ulaştığını görüyoruz.



Jamie'nin Waldo ile yaşadığı duygusal iniş çıkışların yanı sıra hikayenin odak noktasında bir başka hikaye, ülke gündemini meşgul ediyor. Ülkeden ziyade yerel bir bölgedeki milletvekili seçimleri gündemin en sıcak konusu. Liberal aday Liam Monroe ve genç İşçi partisi adayı Gwendolny Harris. Monroe klasik liberal tanımına oldukça uygun, özgürlükçü politika altında usülsüzlükler ve yolsuzluklara gömülmüş, özü sözü bir olmayan bir adayı, Harris ise genç yaşında adaylığı ile yapacağı sükse ile kariyeri için ciddi bir takım atılımlar planlayan bir adayı temsil etmekte. Harris seçimin İşçi Partisi kanadında henüz daha adaylığı kabul edilirkenki mülakat sürecinde, başarı odaklı yaşayan, başarısı karşısında duracak her engeli gözünü kırpmadan yıkabileceğini gösteren bir inek olduğunu gösteriyor. Harris'in trajik hatası, otel lobisinde peşine takılan Jamie'ye (belkide Waldo'ya) karşı koymaması. Jamie'nin, başarısızlıklar ile dolu hayatında tutunacak bir dal arayışı sırasında karşısına çıkan Harris'e olan bağlılığı ve Harris'in kariyer planları arasında (danışmanının da dayatmaları ile) böyle bir ilişkiye yer olmaması, Jamie'yi kızdırıyor hatta öfkesini Waldo ile kusmaya itiyor. Bu öyle bir acizlik olarak resmediliyor ki hikaye içerisinde, Jamie, yapımcılarının kendisini sürüklediği bir televizyon programına Monroe ve Harris ile birlikte seçime girecek bir aday olarak katılıyor Waldo kimliğiyle. Bu oldukça zekice düşünülmüş hareket sonucunda, Waldo bir anda Jamie'nin tetikçisi olarak Harris ve Monroe'ya saldırıyor ve tüm popülaritesi ile seçime ciddi bir adaylık koymuş oluyor. Özellikle Monroe, Waldo'yu gerçek kimliği ile yere vurmaya çalışsada, halk, izleyiciler buna aldırmıyor ve Waldo küfürbazlığı ile çirkin bir şekilde üstte kalmayı beceriyor.

Tamamen yıkıma uğramış gerçek bir kişilik, ihanete uğramış hissiyatı içerisinde genç bir siyasetçi, herşeye rağmen kazanmaya yakın bir Liberal ve medya ilişkileri arasında senaryo açısından oldukça iyi kotarılmış toplumsal mesajlarla bezeli bir Black Mirror bölümü "Waldo Moment". Tüm bölüm boyunca Black Mirror konseptine sadık dijitallik ve teknolojiye karşı o kadar çok mesaj var ki, madde madde sıralamakla bile bitmez. Ancak iki önemli sahneden bahsetmeden geçemeyeceğim. Birincisi Jamie'nin canına tak ettiği noktada sokağın ortasında Waldo'yu yönettiği karavandan çıkıp insanlara "Waldo benim" diye haykırması ve Waldo'yu yönetme konsolunun başına geçen kanal patronunun olayın üstesinden gelmek için Waldo'nun sesiyle Jamie'yi hedef göstererek "Onu ilk indirene benden 500 Sterlin" demesi. Sanırsınız ki, dijital bir mavi ayının bu sözüne kimse kulak vermez gülüp geçer ancak hiçbir şekilde ciddiye alınmayan Jamie, kendi yarattığı karakterin gösterdiği bir hedef haline geliyor ve 500 Sterlin için gerçektende saldırıya uğruyor. Bu noktada Waldo, deliliğin ipini salan, kaosun lideri, insana özündeki vahşeti göstermeye çalışan bir pozisyonda adeta Gotham'ın Joker'i gibi davranıyor.



Bir unutulmaz ikinci sahne ise Waldo'nun, seçimlerin açıklanması sonucunda yine adeta bir Joker edasıyla, seçimleri kazanan Liam Monroe'ya ayakkabı fırlatana 500 Sterlin diye açıklama yapması sonucu salonun karışması, ayakkabıların havada uçuşması sahnesi. Bu arada Waldo'nun seçimlerde en çok 2. oyu aldığını, Monroe ile Harris arasında televizyon ünitesi olarak mavi dijital suratıyla gerçekten boy gösterdiğini unutmamak gerek.

Neresinden tutarsanız tutun zeka fışkıran bir bölüm, kesinlikle tekrar tekrar izlenmeyi hak eden, şiddetle tavsiye edilecek nitelikte. Ancak anlatılan tüm bu distopyaya rağmen gerçek Jamie'nin de yapımcısına söylediği gibi "Hala youtube'da en çok izlenen video Waldo değil, Neşeli Günler'de osuran bir köpeğin videosu"...

http://www.imdb.com/title/tt2386296/?ref_=fn_al_tt_1

13 Mart 2013 Çarşamba

Dünyada bir gün: 24 Temmuz 2010...





24 Temmuz 2010, bir cumartesi günü durup düşünseniz şu anda dünyada yaşayan ortalama 7 milyar insan ne yapıyor acaba diye. Yakın çevrenizden başlasanız düşünmeye, sonra 2.dereceye geçseniz, tutarlı varsayımlarınız yavaş yavaş kaybolur ve yerini hayallere bırakmaya başlar. Hele ki hiç bilmediğiniz, tanımadığınız kültürlerde, coğrafyalarda ne oluyor diye düşünmeye başlarsanız içinden çıkamaz kendi içinizde saçmalamaya başlarsınız haliyle. Peki bir anlığına, yaşayan tüm canlıların ne yaptığını bilebileceğinizi düşünsenize...



İşte bu fantezi, dünyanın çeşitli bölgelerinde yaşayan bir çok yönetmen için ortak bir paydada buluşmuş ve başlamışlar organize olmaya. Fikir gayet basit, -bugün dünyada ne oluyor?, sorusuna verilebilecek her türlü yanıt belgeselin konusunu oluşturabilir ve nitekim oluşturuyorda. Birbirinden güzel manzaralar, birbirinden ilginç çekimler peşi sıra bir anlatıcının dayatması veya bir senaristin hayal dünyasından değil tamamen bizlere dünyanın bir gününü belgelemek niyetiyle sunuluyor. Dayatma deyince; dünyanın dört bir köşesinden gelen çekimlerin bir kurgucunun elinden geçip bize ulaşması, öznel bakışımızı kaybettirecek bir süreç olarak düşünülüebilir mi diye getiriyor akıllara tabi ki, ancak kurgucunun bu öznel bakış açımızı yitirmememiz için elinden geleni yaptığını, birbiri ardına koyduğu sahnelerde bizi yönlendirmeye çalışmadığı, sadece ortaya daha güzel bir seyirlik çıkarmak için çalıştığını söylemek pekala mümkün.

Ay ışığı altında bir filin doğum yapması, sakin bir kasabada geceyarısı bira içip müzik dinleyen genç bir adam, ayakkabı boyacılığı yapan bir çocuk, yeni ameliyat olmuş bir hastanın yaşama sevinci, gökyüzünde serbest atlayış yapan bir grup sporcu ve daha birçok küçük hikaye belgeselde kendine yer buluyor. Özellikle "bir gün dünya seyahatine çıkacağım" hayalini kuranlar için oldukça güzel zaman geçirebilecekleri yaklaşık 90 dakika, izlenmesi tavsiye edilir...



http://www.imdb.com/title/tt1687247/

10 Mart 2013 Pazar

Gece Hayatı, Uyuşturucu ve Sex...






Tüm dünyaya eğlence odaklı yapısıyla nam salmış, iki güzide şehir Rio de Janeiro ve Amsterdam'da farklı zamanlarda geçen bir hikaye. Filmin başında kahramanımız Nando'nun hapisten çıkması ve annesiyle eve gitmesi, Nando'nun geçmişiyle bir hesaplaşma içerisinde olacağının habercisi. Nitekim takibinde, Nando'nun küçük kardeşinin tavırları, abisinin geçmişte yaptıklarından memnun olmadığı yönünde. Babanın trajik ölümü, çocukları üzerindeki kontrolü kaybetmiş bir annenin, hapisten çıkan büyük oğlundan, kardeşini tabiri caizse adam etmesini istemesi, filmin aile içi sorunlarla çözümleneceğini, hatta American History X'tekine benzer bir kurguyu izleyeceğini haber verir gibiydi. En azından Nando'nun, hapis hayatını yaşamış bir bireyin olgunluğunu sergilemeye çalıştığı karakteri, kardeşinin ise abisine karşı gösterdiği samimiyetsiz ilgi ve kaçış, olgunluğun ve gençliğin çatışmasını anlatacak izlenimi veriyordu. Nitekim filmin dönüp dolaşıp dayandığı noktalardan biri bu çatışma olacaktı ancak esas derdinin tam olarak ne olduğu belli olmayan hikaye içerisinde bu çatışma da diğer tasvirler gibi sönük kalıyor ve yüzeysel bir anlatım içerisinde kendisine yer buluyor. Filmin gidişatını, Nando'nun kardeşinin, hapiste olduğu senelerde neler karıştırdığını, hayatına ne doğrultuda yön verdiğini anlama isteği sonucu odasında yaptığı küçük araştırma değiştiriyor ve geçmiş zaman ile şimdiki zamanın paralel kurgusu başlıyor.

Geçmiş zamanı iki şehirde, şimdiki zamanı sadece Rio'da geçen film bir anda 10 dakikada bir şehvetli sevişme sahnelerine, elektronik müziğin ritmine ve uyuşturu kullanımının sonuçlarına meyil etmeye başlıyor. Üç ayrı zaman dilimini anlatan bütüncül hikayeyi takip etmek kısa bir kafa karışıklığı yaratsa da, karakterlerin farklı zaman dilimlerindeki farklı görünüşleri, geçmişi, daha da geçmişi ve şimdiki zamanı çözmemize yardımcı oluyor. Esasında hikayenin başlangıç noktası bu daha da geçmiş diye sınırlandıracağımız zaman dilimi. 80'lerin hippi akımından izler taşıyan bir grup insan ve elektronik müziğin ritmine kendilerini kaptırmayı amaç edinmiş, fütursuz bir topluluk, 2-3 günlük bir festival için Brezilya'nın güzide bir sahilinde buluşuyor ve dans etmeye, hemen her köşe başında sevişmeye ve kafalarını uyuşturmaya başlıyorlar. Nando ve can ciğer arkadaşı Patrick ise bu eğlenceden nasiplerini almak bir yana, zevk ve sefa düşkünü yüzlerce insana uyuşturucu tedarik ederek eğlenceyi ticari bir fırsata çevirmeyi kafalarına koymuşlar. İşte bu noktada hikaye, kahramanlarımız için bir kesişim noktası, paralel bir şekilde daha da geçmişin bir ileriki geçmişinde ilerleyen Amsterdam kesişmesinin zeminini atıyor.



Erika ile Nando'nun Amsterdam'da bir barda buluşması, geçmişte Erika'nın Brezilya sahilindeki karnavalda DJ performansı sonrası, ruh ikizim diye tanımladığı arkadaşı Lara'yı arayışından başlıyor esasında. Tabi biz bunu film ilerledikçe öğreniyoruz. Kimilerine göre "Spoiler" mahiyetinde bir bilgi olsa da bu inanın film içerisinde o kadar anlamsız duruyor ki bu geçmiş tanışıklık, herhangi bir gerekçelendirmeye gitmek oldukça yorucu ve beyhude bir çabaya dönüşüyor. Amsterdam'da bir barda yeni tanışmış gibi davranan iki insanın geçmişte birbirlerini tanıyor oluşlarını birbirlerinden saklamalarını duygusal bir nedensellik içerisinde vermeye çalışmış yönetmen bize ancak bu duygusallık yine hikaye içerisinde çokta gerekçelendiremediğimiz bir ölümden kaynaklanıyor. Çok etkili bir uyuşturucu maddesinin aşırı kullanımı ve sex aktivitesinin vücuda yaptığı zorlamaya dayanamayan Lara; Nando ve Erika ile üçlü bir sevişmenin ortasındayken, benim sevişme çadırı diye betimlediğim çadırdan ayrılıyor ve bir kaç adım ileride ölüyor. Lara'nın ölümü karnavaldaki insanlar için beklenmedik birşey değil belli ki zaten festival organizasyonunda ilk yardım ekibi ve ambulans hazır bulundurulmuş bu gençler sapıtmaya müsait, her an biri aşırı dozdan komaya girebilir veya ölebilir diye. Ancak bu önlem Lara'nın ölmesine yetmiyor. Lara'nın ölümünün hikaye içerisinde bir anlam teşkil etmesini bekliyorsunuz ama Lara'nın öldüğü anlarda şehvetli bir sevişme içerisinde olan Nando ve Erika'nın kayıtsızlığı gibi film bir daha bu noktaya değinmiyor. Ancak yukarıda da bahsettiğim gibi Amsterdam'da bir barda karşılaşan Nando ve Erika'nın birbirlerini tanıdıklarını saklamalarını Lara'nın ölmesi olayından başka bir şekilde açıklamak için elimizde herhangi bir veri yok filmde. Bu açıklama da herhangi bir nedenselliğe oturmamakla beraber, Lara'nın ölmek üzere olduğu anlarda müziğin ve Lara'nın son nefeslerinin ritmine uydurulan Nando ve Erika'nın gel gitleri, yönetmenin sadece ve sadece yaşama arzusunun, şehvetin ve eğlencenin ölüme ne kadar yakın olduğunu anlatmak istemesinden başka bir türlü açıklayamıyorum. Amaç bu idiyse de, senaryonun bu amaca hizmet edecek nitelikte bir ilerleme yaşadığını söylememiz pek mümkün olmuyor.



Filmin çözülme kısmında ise başındaki "American History X" vari bir kurguyla gerçekleşecek sanıyorsunuz. Nando'nun küçük kardeşi birden bire aydınlanıp abisinin gittiği yoldan gitmemeye meyil ediyor ancak ne oluyorsa kendini denizin ortasında bir sandalda abisinin eski yakın arkadaşı Patrick ile uyuşturucu transferi yaparken buluyor. Sonrasında yaşananlar ise filmi "Yok artık, buna ne gerek vardı şimdi" dedirdetecek cinsten bir noktaya çekiyor. Küçük kardeş denizdeki uyuşturucu transferine polisin yaptığı baskından uzunca bir süre yüzerek kurtuluyor, bu sırada da yine yönetmenimiz bize Nando ile Erika'nın yıllar sonra buluşması üzerinden bir çatışma kurmaya çalışıyor. Sorulması gereken soru ise bana göre tam olarak şu: Lara'nın ölüm sahnesiyle Nando ve Erika'nın sevişme sahnesini paralel olarak anlatırken yaşatmaya çalışılan duygusal çatışma, Nando ile Erika'nın tekrar buluşması sahnesinde küçük kardeşin boğulması veya polisler tarafından yakalanması ile tekrar yaşatılacaksa, neden küçük kardeş kurtuluyor? Filmin ortalarında vermeye çalıştığı mesaja ters düşen bir durum söz konusu finalde. Güney Amerika izleyicisinin mutlu sonla biten filmlere daha çok rağbet ettiği gibi bir bilgi yoksa eğer bu sonu açıklamanında film içerisinde hiçbir yolu yok gibi duruyor. Tüm bunların yanı sıra, Lara'nın olduğu belli olan sarı çocuğun ve Lara ile Erika'nın festival öncesi yolculukta verdikleri bir mola sırasında, çiğnedikleri bir ot ile yaptıkları doğa sevişmeleri ve halisünasyonları filmde bir yere oturtamıyoruz. Çok fazla bağlantısız sahnenin, anlamsız karşılaşmaların olduğu bir filmin finalininde manasız olduğunu söyledikten sonra bu yazıyı okuyan kimse filmi izlemez herhalde. Ancak tavsiyem şudur ki; çok boş zamanınız varsa film izlenebilir derece de, özellikle müzik kullanımı ve eğlence ruhu konusunda oldukça başarılı denebilir hatta. Fakat yapacak daha anlamlı bir işiniz varsa vaktinizi boşa harcamayın derim. Esen kalın...

http://www.imdb.com/title/tt2102396/

Black Mirror - White Bear


Dizinin yaratıcısı Charlie Brooker diyorki: "Teknoloji bir ilaçsa -ki bir ilaca benziyor- yan etkileri tam olarak nelerdir? Black Mirror (Kara Ayna) dizisi, (teknolojiden kaynaklı) keyif ile huzursuzluk arasındaki bu alanda kurgulanıyor.Başlıktaki kara aynayı dizideki her duvarda, her masada, herkesin avucunda göreceksiniz : Televizyon, monitör, akıllı telefonların soğuk, parlak ekranı"


Charlie Brooker'ın yaptığı gibi teknolojiyi bir ilaç olarak tanımlamaya devam edelim. İlacın yan etkisi dediğimiz şey malum her bünyede tezahur etmeyen, belirli biyolojik farklılıklar sonucunda ortaya çıkan bir durumdur, öyleyse bizim teknoloji ilacımızın yan etkilerinin tamamıyle tüm insanlık üzerinde zuhur edeceğini söylemek yanlış olur. Benzetmeden hareketle şunu söyleyebiliriz; Charlie Brooker, ilaç benzetmesi ile belki de sergileyebileceğii en politik duruşu sergilemiştir teknoloji çağına karşı ancak bana sorarsanız -cebinde 2bin liralık telefon var ama kontörün yok, yaklaşımından çok da farklı bir şey değildir bu. Olumlu veya olumsuz her girişimin bireyler üzerindeki etkilerini sınırlamak, konuyu belki biraz saptırmak olarak bile değerlendirilebilir, nitekim uluslararası şirketlerin özellikle gıda sektöründe kendilerini savunmak için geliştirdiği mekanizmalar bizleri genelde bu şekilde bir takım aidiyet hissine sokmaya yöneliktir. Öyle ya da böyle hepimiz, -evet tamam herşey kötüye gidiyor gibi gözüküyor ama ne yapabiliriz bunun bir çözümü yok ki, gibi sonuçlara celk etmek durumunda kalırız. Bu açıdan, Charlie Brooker "Black Mirror"ın temasını genellemekten ziyade, sanki teknolojiyi kötü kullanan insanlar var oldukça teknoloji yan etkilerini gösterecekmiş gibi bir hava estirmiş. Bence teknoloji gibi bir konuyuda tüm insanlık üzerinde genelleyemeyeceksek şayet, genelleme denen kelimeyi sözlüğümüzden, dağarcığımızdan kaldırıp atsak birşey değişmez.

Sonuç olarak Charlie Brooker'ın "yan etki" benzetmesine geniş çerçevede katılamıyorum çünkü teknoloji üzerinden insanlığa bir eleştiri getirilecekse bunun tüm insanlığı kapsayacak nitelikte olması gerekir diye düşünmekteyim.

Brooker'ın bu açıklamasına karşın yazdığı bölümlerde anlattığı hikayeler o kadar genelleyici nitelikte ki, yok artık bunun bizimle veya onunla ne ilgisi var gibi bir çıkış yapmanız mümkün değil. Bu yazının esas konusu olan "White Bear" isimli 2.sezon 2.bölümü de, teknolojiyi bir geri plana atıp odağına adalet kavramını oturtan, böylelikle teknolojiden çok daha genellenebilir bir kavram olan adalet sistemi ile diziyi bir başka boyuta daha taşımaktadır.




Suçun ceza bulması gerekliliği gibi insanın toplu yaşamaya başlamasından beri gelen bir konunun tarihsel gelişimini konuşmaktansa, yakın tarihimizden hepimizin bildiği bir konunun ışığında değerlendirme yapmayı tercih etmek daha uygun olacaktır. Ancak herhangi bir suça karşı getirilen ceza şekillerinin arasında bir beyin fırtınası yapmak bu noktada önemli olabilir. İnsanın toplu halde yaşamasının temelinde oturan suç ve ceza ilişkisi, cezai yaptırımların çeşitleriyle günümüzde kadar ulaşmış, halen geçerliliğini koruyan, sadece belli bir takım evrimsel süreçlerden geçmiş bir ilişkidir. Bu ilişki içerisinde konuşulabilecek o kadar çok şey varken, benim kişisel olarak merak ettiğim tek şey, cezanın uygulanış şeklidir. Farzı misal, idam cezası konusu kimine göre verilebilecek en büyük ceza olurken, kimine göre oldukça hafif kalabilir. Diğer bir yandan, hırsızlık kimine göre büyük bir suçken, kimine göre hafif kalabilir hatta modern bir takım yaklaşımlar ile kleptomaniye kadar dokundurulabilir ucu. Sonuç olarak ortaya çıkan tablo suç ve ceza'nın ayrı ayrı göreceli kavramlar iken birbirleri ile ilişkilerinin göreceli olmamasının mümkün olmayacağıdır. Ancak ben tüm bu görecelilik içerisinde yine de herkesin bir -eh bu kadarı da olmaz ama, noktası olduğunu düşünüyorum.

İşte bu noktada, herkes gibi düşünmeyen bir adam "Charlie Brooker" çıkıp bir senaryo kaleme alıyor ve size tüm düşüncelerinizi tekrar sorgulamanız gerektiğini söylüyor ve bir bakıma insanlığa bir selam çakıyor, "Beyaz Ayı Adalet Kampı" ile, "işte bu sizin acımasızlığınız" diyor. İzleyicinin bölümün sonunda kendisini objektif bir yere konumlandırabileceği bir hikaye yaratmak kolay iş değildir, takdirlerimiz ve alkışlarımız tekrar tekrar "Charlie Brooker" için gelmeli bu noktada. Suç ve ceza ilişkisinin türlerinden bahsetmiştik, dahi yazarımız suç tarafına değil modern toplumun, ilkel toplumların bile kesinlikle kabul etmeyeceği ve bağışlamayacağı kutsal bir varlığı yerleştiriyor: Çocuklar... Ceza tarafında ise bu sefer, toplum sözleşmesinden gelen cezai yaptırımları uygulamakla yetkilendirilmiş merciler ve sistemler değil, tamamen toplumun kendisi yer alıyor desek yanlış olmaz.

İzleyici olarak bizler, son 10-15 dakikaya kadar, Victoria'nın nasıl bir düzen içerisinde olduğunu anlamıyoruz ancak tiyatro sahnesindeki alkış kıyametten sonra hikaye çözülmeye ve yavaş yavaş tüm sorgulamalar ufukta belirmeye başlıyor. Victoria için acıma duygusunu hissediyor olmamız, kendisine ceza verenlerin yaptırımlarının sertliğinden kaynaklanıyor ancak bu noktaya ciddi bir açıklama gerekiyor. Bölümü izledikten sonra hakkında düşündüğüm tek şey, Adalet kampına gelen misafirlerin (katılımcılar), Viktoria'nın bu oyunun bir aktörü olduğunu sanıyor olup olmadıkları. Viktoria'nın bir sonraki güne hazırlanmak için bir bakıma hipnotize edileceği ve uyandırılacağı eve götürüldüğü sahnede katılımcıların attıkları nesneler, oyunun aidiyetinden mi geliyor, yoksa olayın gerçekliğinden mi henüz çözebilmiş değilim. Bu nokta esasında dizinin tüm sonucuna etki edecek nitelikte, anlatımı olduğu gibi değiştirecek genişlikte bir nokta esasında. Çünkü, katılımcıların Viktoria'nın bir aktör olduğunu düşünmeleri, katılımcıları sapıklıktan ileri götürmez. Fakat tam da düşüneceğimiz gibi Viktoria'nın gerçekten bir çocuk katili olması, daha ziyade azmettiricisi olması diyebiliriz, sonucu değiştiricek, toplum üzerinde türlü genellemelere gitmemize yol açacaktır. Hangi açıdan baksam bilemiyorum ama bu noktayı içi tam doldurulamamış bir hata olarak görmek ve bölümün tasarımında Viktoria'nın gerçektende bir çocuğun katledilmesinde azmettirici olduğu düşünmek konseptede uygunluğu açısından daha mantıklı geliyor.



Jenerik ile beraber tüylerinizi ürpertecek bir oyunun nasıl kurgulanacağını göreceksiniz ben ise gözüme çarpan bir kaç şeyden bahsetmek istiyorum. Viktoria'nın herkesin içinden eve götürüldüğü sahnede insanlara Viktoria'ya atmak için (bu sahne bildiğimiz şeytan taşlama) satılan ıslak süngerler, tipik bir kapitalizm fırsatçılığına eleştiri olarak duruyor. Bölümün başından, tiyatro sahnesindeki çözülmeye kadar geçen süreç boyunca insanların davranışları ise yine tipik bir günümüz insanının kayıtsızlığı noktasında kendisine yer buluyor. Yine bölümün başından, tiyatro sahnesine kadarki sürede Viktoria'nın yanında olan Jem isimli kızımız ihanetini öğrenene kadar hem biz izleyiciler için hem Viktoria için, ihanetini öğrendikten sonraki ve önceki kısımda da, "Beyaz Ayı Adalet Kampı" katılımcıları için kahramanlaştırılıyor.

Sonuç olarak yine izlenmesi gerekliliğine inandığım, hiçbirşey kaybetmeyeceğiniz hatta biraz durup düşünmenize imkan tanıyacak bir bölüm var elimizde. Ancak tüm bu dahiyane kurgusuna rağmen söylemeden edemeyeceğim, izlediğim "Black Mirror" bölümleri arasında bir sıralama yapacak olsak, sona koyabileceğim bir bölüm olur... Hepinize iyi seyirler...


http://www.imdb.com/title/tt2542420/

8 Mart 2013 Cuma

Black Mirror - Technology More...



  
"Siyah Ayna" tahmin edeceğiniz üzere bir ironi. Aynanın işlevi, özünde var olanı göstermek iken dizinin yaratıcıları aynanın işlevini bir bakıma tersine çevirmiş gibi düşünüyor insan ancak bana sorarsanız tersine çevirilen bir şey yok. Ayna var olanı gösterirken herhangi bir gerçek üzerinde herhangi bir çarpıtmaya veya olanın dışında bir şey göstermeye soyunmaz, bu bakımdan ayna gerçeğin yansımasıdır. "Siyah Ayna" ise aynanın gerçeği gösteren işlevini bir adım daha öteye taşıyor ve görünenin arkasındaki gerçekliğe götürüyor bizleri. Ayna esasında işlevini yerine getirmiyor değil ancak gerçeğin aynada görünenden çok daha fazlası, çok daha ilerisi olduğunu hatırlatmak istiyor bize dizinin yapımcıları. Sanatçının topluma ayna tutma misyonunun ise bana sorarsanız tam olarak karşılık bulduğu mükemmele yakın bir çalışmadır "Black Mirror". Belkide "Siyah Ayna" günümüz sanatçılarına bir eleştiridir aynı zamanda. Politik sinema, politik tiyatro, politikanın nüfuz ettiği tüm sanat disiplinleri, misyonunu gerçekleştirememiş, topluma kendi gerçekliklerini aktaramamıştır belkide "Siyah Ayna"ya göre. Dizinin yaratıcılarının bu diziyi yaratırken ki motivasyonları budur belkide. Geniş çerçevede bakınca "Siyah Ayna" dizinin temasıyla ilgili bilgi veren zekice bir ironiden çok daha anlamlı, çok daha derin bir isim. Nitekim pazarlama açısından da ilgi çekiciliğini de unutmamak gerek.

Bilmeyenler için kısaca bahsedeyim. "Black Mirror" İngiltere yapımı bir mini dizi serisidir. 2012 yılında başlayan bu dizinin senede 3 bölümü yayınlanır ve her bölüm birbirinden bağımsız hikayeler ve farklı yönetmenler ile çekilir. İçerisinde bulunduğumuz teknoloji çağına ağır eleştiriler getiren, makine bağımlılığımıza neredeyse bitkisel hayat seviyesinde olduğunu yüzümüze çarpan, seyir zevki oldukça yüksek, sinemasal kalitesi ise epey tatmin edici bir dizidir. Birkaç yıl sonra "Modern Toplum Eleştirisi" deyince baş sıraya yazılacak eserler olacağından hiç şüphe yok ki ben çağımızda daha cesur bir iş görmediğimi söyleyebilirim. Öyle ki, dizinin yayınlanan ilk bölümü bu iddiamı kanıtlayacak nitelikte bir hikayeye sahiptir. İlk bölümde, bir terörist (dizide terörist olarak addedilen kişinin esasında bilinen anlamdaki terör ile bir alakası yoktur ancak kamuoyu ve medyanın dili, devlete yapılan her türlü illegal faaliyeti terör olarak adlandırmak durumundadır. Fakat halkı endişeye sokacak önemli bir noktada terörist diye adlandırılan kişinin gayet insani duygularla hareket ettiğini ve aslında amacının kimsenin anlayamadığı bir kutsallıkta ve samimiyette olduğunu görüyoruz.) İngiltere Prensesini kaçırır ve prensesin serbest kalması karşılığında İngiltere Başbakanının herhangi bir hile yapmadan canlı yayında canlı bir domuz ile ilişkiye girmesini ister. Bölüm boyunca - yok artık o kadarda değildir, der durursunuz ancak sonunda kamuoyunun, kraliyetin ve medyanın baskısı Başbakanı gerçekten teröristlerin isteğine cevap vermek durumunda bırakır. Cesur kelimesini sonuna kadar hak eden dizi yapımcılarını takdir etmemek elde değil açıkçası. Şu satırları okuyan herkesin aklına gelecek ilk şey "Bizim ülkemizde benzer bir şey olsa ne olurdu acaba" olacaktır şüphesiz. Benden size tavsiye hiç o yola girmeyin. Çünkü bu düşünce "Canlılık nasıl var oldu" kadar karmaşık gelecektir beyinlerimize, bir fanteziden ileriye gidemeyecektir. Ana akım dizi sektörümüzün nadide örneklerinden biri olan Muhteşem Yüzyılın bile uyarı aldığı bir ülkede, Başbakanı canlı yayında bir domuz ile seviştirmek gibi bir kurguyu ekranlara taşımak, pekala darbe olarak değerlendirilebilir hatta Ergenekon davasına bile bağlanabilir...

İkinci ve üçüncü bölümü daha sonra ayrıntılı olarak yazmayı düşündüğüm için şu an bahsetmeyeceğim ancak kısaca bilgi verecek olursak 2.bölüm oldukça başarılı bir distopya, üçüncü bölüm ise dijital dünyanın sosyal ilişkilerimize verdiği zararı anlatan yine distopik bir hikayeden oluşuyor. İzlerseniz hiçbirşey kaybetmeyeceğiniz, seyir zevkinden de mest olacağınız bölümleri ıskalamamanızı tavsiye ederim...

Gelelim bu yazının asıl konusuna. "Black Mirror" geçtiğimiz Şubat ayı içerisinde yeni bölümlerini yayınladı ve biraz geç haberim olmasına karşın öğrendiğim gibi ilk bölümünü bir solukta izledim ve bir takım notlar çıkardım. Yazmaktan oldukça keyif aldığım "Black Mirror" serisini biraz kıskançlık içerisinde ve biraz mantık
çerçevesinde değerlendirmeye çalışacağım...

Hikayenin odağında, ilk sezonun mest olduğumuz son bölümündeki gibi genç bir çift yer alıyor. 1.sezonun 3.bölümünden farklı olarak bu bölümde bilim kurgu niteliği taşıyacak öğelere rastlamak mümkün ancak iki bölümdede yazarın hayal dünyasında yarattığı teknolojik aletlerin günümüzden çok uzak bir gelecekte var olacağını söylemek yanlış olur. Hatta tüm bu teknolojik hayaller hayal değil prototipleriyle günümüzde var olan bir takım gelişmeleride işaret etmekte. Google'nın akıllı gözlükleri ile insan klonlamanın bilim kurgu niteliği taşımadığını hepimiz biliyoruz artık...

Ash tipik bir teknoloji bağımlısı, ilk görüşte evli bir insan olduğunu söylemenin mümkün olmadığı, elindeki telefon dışında hiçbirşeyle ilgilenmeyen ergen bir çocuk gibi davranan bir yetişkin. Yetişkin derken bile kendimi ne kadar zora soktuğumu farketmişsinizdir sanırım çünkü Ash karakterine yetişkin demek için elimizde yeterli veri yok. Ash'in ailesinden miras kalan evde bulduğu küçüklük fotoğrafını bile, sosyal medyada kullanılması gereken bir metaya dönüştürmesi, karakterin geçmişiyle dahi hiç bir duygusal bağının olmadığı, tamamen popüler olabildiği ölçüde hayata tutunabildiği mesajlarını veriyor bize. Ash'in aksine Martha ise, ilişkinin büyüğü, idareci tarafı, dominant karakteri bir başka deyişle ortalığı toparlayıp, Ash'i de çekip çeviren bir görüntüde çıkıyor karşımıza. Aralarındaki karakteristik özellikler o kadar farklı ki, uzunca bir süre abla kardeş olabileceklerini, hatta bir ara abartıp Ash'in Martha'nın çocuğu olup olamayacağını bile sorguladığımı itiraf ediyorum. Bu bariz farklılığın casting ile ilgili bir problem olduğunu düşünemeyiz elbette ki. Bu keskin fark bize birşeyler anlatmak istiyor olmasa, yazarın böyle bir ayırıma bilmeden
gideceğini hiç sanmıyorum. Ash ve Martha karakterlerinin yaratılış süreçlerinin dizinin teması ile bağlantılı bir noktaya taşımakta güçlük çekebiliriz ancak bu sonuç bile bizi karakterlerin oluşumunun tesadüfi olduğuna inandırmamalı. Temadan bağımsız bir değerlendirmeye girecek olursak, Martha'nın Ash'i yardıma muhtaç bir yavru kedi gibi gördüğünü, kendisinin ise besleyecek bir kedisi olmadığı takdirde mutsuz olacağını söylersek çok ağır konuşmuş olmayız herhalde. Nitekim Ash'in kahvesini bile yağmurlu havada Ash aracında beklerken getiren Martha'nın ta kendisi. Ash hala ortalıklardeyken Martha ile sevişmeleride bu ilişki çerçevesinde bize bir takım mesajlar veriyor. Erken boşalma gibi bir sorun yaşayan Ash'in mahcubiyetini olgunlukla karşılayan Martha, Ash'i daha iyi bir performans sergilemesi gerektiğine öylesine ikna etmiş ki, Ash daha fazlasını yapabileceğini istemedende olsa sormak durumunda kalıyor. Sonrasında ki vücut dili ise Ash'in aklının o an yatakta olmadığını belirten kodlar içermekte. Özetle bölüm Martha ile Ash'in ilişkilerini oldukça iyi analiz eden ardı sıra bir kaç sahne ile girizgahını yapıyor ve "Black Mirror" ismini hakedecek nitelikteki olay örgüsüne çok az kaldığının sinyalini veriyor bizlere.

"Be Right Back" diyor Ash sabah evden çıkmadan önce. Kiraladıkları minibüsü teslim edip akşam geri dönecek, Martha ise o gün evden çalışmak durumunda, bir gazete veya dergide editörlük yaptığını tahmin ediyoruz, tam sayfa bir iş aldığını söylüyor ve çalışmaya başlıyor. Oldukça gelişmiş bir Mac gibi görünen bir teknolojik alet ile çalışıyor, kahvesini içiyor günü geçiyor. Derken olan oluyor ve çocuksu eşi Ash tek başına minibüsü kullanmayı bile beceremeyip kendini öldürmeyi başarıyor. Cenaze evinde devam ediyor hikaye, Martha üzgün ancak dik durmaya çalışıyor karakterinden de beklendiği üzere. Bir ara yanında oturan bir arkadaşı birşeyler zırvalaaya başlıyor, yeni bir rehabilitasyon programı olduğundan, çok iyi geldiğinden, sanki ölen kişinin hiç ölmemiş gibi hissedildiğinden bahsediyor. Martha ne kadar susturmaya çalışsada ısrarını sürdüren kadın, sonunda Martha'nın herkesi şoke eden çıkışına maruz kalıyor ve susuyor. Ancak bu suskunluk bir pes ediş değil, aksine daha kararlı bir yaklaşıma doğru seyrediyor. Kadın, Martha'nın izni olmadan bahsettiği rehabilitasyon programına Martha'yı kayıt ettiriyor. Başlarda ne olduğunu anlayamadığımız bu programın esasında tüm hikayenin yazılmasına sebep olan dahiyane bir distopya olduğunu sonradan farkediyoruz. Bu noktada bir soluklanıp rehabilitasyon programının tam olarak ne olduğundan bahsetmek gerek;

Vakti zamanında ilk polaroid fotoğraf makineleri yaygınlaşmaya başladığında, adını hatırlayamadığım (araştırıp bulamadığım) bir düşünür, dinlerden bağımsız olarak ortaya bir iddia atmış ve demişki; "Bu fotoğraflar şeytan icadı sayılır, elinizde tuttunuz resimler sizin ruhlarınızı çalıyor, anı kaydetmek ancak ruhunuzun o an hissettiklerini göstermekle mümkündür. Anı kaydettiğiniz takdirde ruhunuzu o resime bir bakıma hapseder ve mutsuzluğa doğru yol almaya başlarsınız" gibi birşey... Nerede ne zaman okuduğumu hatırlamadığım bu görüşün İslamiyette'de var olan evlerin içerisinde ölmüş insanların resimlerinin asılmaması veya resim olan yerde namaz kılınmaması gibi inanışlara benzemiyor değil ancak bu görüşü ortaya atan bilginin söylemeye çalıştığı şey din ekseninin oldukça uzağında diye düşünüyorum. Nedenine gelince, anı kaydetmek, o anın duygusunu yansıtmak bütünüyle imkansız olan, hiç bir teknolojinin imkanlı hale getiremeyeceği bir olgu insan için. Esasında tüm sanat disiplinleri yöntemlerinin farklılıklarına rağmen bu bahsettiğimiz anın büyüsünü geleceğe aktarmak, duygu durumunu elinden geldiğince kendi yöntemiyle tekrar yaşatmak için vardır. Müzik, resim, fotoğraf, sinema vs... Ancak bu amaç, teorik olarak zamanın durağan olmamasından dolayı mümkün olmayan, hatta imkansız sayılabilecek bir durumdur. Bu bağlamda karşımıza çıkan sanatın çaresizliğini, herhangi bir anı kaydetmek için kullandığımız video kameralar veya fotoğraf makinelerinin işlevselliği çerçevesinde değerlendirecek olursak şunu söyleyebiliriz; Teknolojik gelişimler sanatsal disiplinler ışığında belli bir takım gelişmelere olanak tanıyor olabilir ancak, kaybedilen zamanı kaydederek aktarılmaya çalışılan hiç bir duygu tam olarak aktarımını tamamlayamayacak ve misyonunu yerine getiremeyecektir. Bir bakıma bu ütopyanın yolunun belki bir gün teknoljik gelişimlerin zamanda yolculuğa imkan tanımasıyla mümkün kılabileceğini söyleyebiliriz ancak o zamanda geçmiş gelecek arasındaki algı farkı devreye girecek ve koşulları istediğimiz seviyeye çekemeyecektir. Dolayısıyla bu misyon bir ütopyadır ve ütopya olarak kalacaktır. 

Gelelim dizinin tüm bu anlattıklarımızı gerekçelerinden olay örgüsüne. Günümüzde kaybedilen bir yakının ardından yapılan şeyler onu daha iyi hatırlamak için fotoğrafına bakmak, kaydedilmiş bir sesini dinlemek veya görüntüsünü izlemekten ileri gidememektir ki bunlar bile emin olun ölen kişinin mezarı başında geçirilecek bir
kaç dakikaya tekabül edemeyecek niteliktedir bana göre. Ve tüketim toplumunun istisnasız herşeyi metalaştırabildiği şu zamanda dahiyane bir sistem hikayenin odağına oturuyor. Ölen kişinin dijital ortamda bıraktığı tüm izler; ses, görüntü, yazı, bilgi ve paylaşımlar bir bilgisayar sistemi ile taranıp ölen kişi sanal olarak tekrar hayata getirilebiliyor. Böylelikle geride kalan her kimse, servis sağlayıcı aracılığıyla ölen kişi ile olan iletişimini devam ettirebiliyor. Oldukça nahoş gözüken, maddi çıkarların ön planda olduğu belli olan bu sistemin çaresizlik içerisindeki Martha'yı içine çekmesi aslında hiç zor olmuyor. Ash'in ölümünü takip eden bir kaç gün içerisinde Martha kendisini Ash'e ailesinden miras kalan eve yerleşmekle geçiriyor. Cenaze evindeki ısrarcı kadının Martha'dan izinsiz bir şekilde rehabilitasyon programına kayıt yaptırması sonucu Martha'ya ölü olan eşinden mail geliyor. Öfkeden çılgına dönen Martha, çocuğu olacağı haberini aldığında, kız kardeşini arıyor haberi paylaşmak için ancak cevap alamıyor kardeşinden. Yalnızlık duygusunun pekiştiği sahnede Martha trajik hatayı yapıyor ve sanal Ash'e cevap veriyor. Ve bundan sonra hepimiz bölümün isminin Ash'in öldüğü gün evden çıkarken akşama geri geleceği anlamını taşıyan "Be Right Back" değil, gerçekliğe oldukça yakın bir noktada geri geleceği anlamını taşıyan "Be Right Back" olduğunu anlıyoruz...

Martha'nın karakteri doğrultusunda, rehabilitasyon programına oldukça saplantılı bir şekilde bağlandığını görüyoruz. Bölüm boyunca gözüme çarpan tek eksiklik, doğum kontrolü sırasında Martha'nın bebeğin kalp atışlarını bile ölü olan eşinin yerini alan sanal bir Ash ile paylaşacak kadar programa bağlanmış olması. Bu senaryo için, dizinin temasına sadık kalmak için bir gereklilik olsa da, böylesine keskin değişimler karakterlere özgü davranışlar değildir ancak mazur karşılamanın hiçbirşey kaybettirmeyeceği ve esasında gözümüze itici gözükmeyecek bir değişim Martha'nın ki. Gerekçelendirmeye kalktığımızda elbetteki bir kaç şey söyleyebiliriz bu konuda, yukarıda da bahsettim üzere, Martha'nın kendisine besleyecek bir kedi arayışını gerekçe olarak gösterebiliriz ancak bu sefer bu özelliğe arka taraftan bakmamız gerekir. Öyle ki esasında Martha'ya bağımlı bir şekilde yaşıyor gözüken Ash'in Martha'ya olan ihtiyacından çok, Martha'nın Ash'in varlığına olan ihtiyacı daha ağır basmaktadır. Belki Martha kontrolü ele alması gerektiğini düşünmese, Ash'in kontrol edilmeye ihtiyacı varmış gibi gözükmeyecektir. Ash'inde bu durumun bilincinde olduğunu söylemek pek mümkün değildir açıkçası, farkındalıksız bir biçimde eşitliğe dayalı bir ilişkileri varmış gibi düşünüyordur muhtemelen. Ancak ilişkilerini ayakta tutan asıl etken Martha'nın Ash'e olan ihtiyacıdır hiç şüphesiz. Dolayısıyla Ash'in ölümünün Martha'nın hayatında yarattığı boşluk devasa olmuş, daha önce birilerinin yardımıyla veya desteğiyle var olmaya çalışmamış, kendi ayakları üzerinde durmuş ve destek verebildiği ölçüde yaşama tutunmuştur. Öyle ki; destek görmek için yaptığı ilk girişimin, kız kardeşini aramasının sonuçsuz kalması onu hemen sanal Ash'e yazmaya itmiştir.

Martha kendini sanal Ash'e kaptırdığı bir noktada tele marketing sistemi gibi itici bir yöntem, programın insanların kayıpları ve üzüntüleriyle zerre kadar ilgilenmediğini, tamamen maddiyata dayalı bir gelişim içerisinde olduğunu bize net bir şekilde belirtiyor. Böylelikle yazar bize tüm bu "Black Mirror" konseptini neden yaptığını, kendisini tüketim toplumunun teknoloji bağımlılığını eleştirmekteki motivasyonunun ne olduğunu anlatmış oluyor ve hem yazar hemde yarattığı rehabilitasyon sistemi aradan çekiliyor. Sonrasında Martha senaryonun akışına uygun bir şekilde, olabilecek en tedirgin, en nahoş biçimde klon Ash ile baş başa kalıyor ve yaptığı trajik hatanın bedelini geçirdiği sinir krizleriyle ödemeye başlıyor. Emitasyon ile gerçeğin tipik çatışması, çatışmayı kafasının içinde yaşatan Martha için çekilmez bir noktaya geldiğinde, yarattığı gerçek dışı hayatı sonlandırmaktan başka çare görmüyor ancak yazar yine zekasını konuşturarak eşinin ölümü ile perişan olan bir kadının çaresizce giriştiği bu yolu ikinci bir yitiriş ile dramatize etmekten çok daha ötesine götürüyor bizi. Uçurumun kenarından, Martha ve Ash'in kız çocuklarının sessiz, sedasız bir şekilde kutlanan doğum gününe bir kesme ve çatıda saklanan sentetik varlığın babasını temsil ettiğinden habersiz olan kız çocuğu...  


http://www.imdb.com/title/tt2290780/